31 Aralık 2012 Pazartesi


Siz de seversiniz belki..

 

18 Aralık 2012 Salı

El Altından Notlar



I  

   Evet.. Canımızın yandığı da görülmüştür, sevinçten duvar üstünde tek ayak yürüdüğümüzde. Çok yanlış zamanın çok yanlış mekanla aynı anda tenimize dokunduğu da olmuştur. Zamanı durdurmayı nefesimizi tutarak başarabileceğimizi kaç kere düşünmüşüzdür kim bilir. Lakin insan ancak kendi zamanını tutabilir, asıl mesele neyi tutmak istediğindir. Zamanı mı, zamanı durdurabileceğine inandığın elleri mi ? Aşığın zamanı geç işler demişti ama kim hatırlamıyorum, zaman sadece aşık olduğunda bileğinde değil de damarlarında gezer..

II

Tamam biliyorum sakinlik daha doğrusu bu kadar durgunluk bana pek yakışmıyor ama son zamanlarda durum bundan ibaret. Çünkü etrafta çok " son " lafı dolanıyor, haberleri açıyorum 21 aralık hikayesi, etrafıma bakıyorum insanların bir şeyleri beklemekten vazgeçmiş haller..  Aslına bakarsan dilimde tüy bitti şunu söyleye söyleye ama tekrar söyleyeceğim insan kendi kıyametini kendi koparır, bak cidden var o güç içinde. Sonunu sen getirirsin, istersen dört nala giden bir beygir gibi, istersen her saniyeyi parmağınla sayarak. Yaşadığın, yaşayacağın her şey senin elinde, el önemli, ele özen göstermeli..

III

Aslında merak ediyorum kaçınız kasetlerin üzerine pamuk tıkayıp teyplerle kendi sesinizi kaydetme keyfine erişebildiğinizi. Masum çocuk sesinizi bilmem kaç sene sonra hayatın getirdiği zorluklara ya da türlü dalkavukluklara maruz kalan sesinizle dinlediğinizde neler hissettiğinizi. Bu keyfe erişeniniz var ise aslında elinizde tuttuğunuzun çoktan kaybettiğiniz masumiyetinizin ispatı olduğunun farkına varmış olmalısınız. Zaman senden ne alır ya da ne verir aslında pek önemli değil, gidenin zaten geri geldiği görülmemiş. Biz sadece kaybettiklerini anlayabilen varlıklarız o kadar, çok şey istemeyelim kendimizden. Ve hepimiz aslına bakarsan birer teyp kasetiyiz, tek farkımız bizim kayıt işlemimiz bittiğinde pamuk tıkanır. İşte sırf bu yüzden bile elinizde öyle bir kaset, fotoğraf ne bileyim bir video kaydı  varsa kıymetini bilin, insanın geçmişi avucunun içine sığacak kadardır. Avucun da anladığın kadar, elin her yere uzanır aslında yeterki elini uzatacağın yeri bil..
 

12 Aralık 2012 Çarşamba

İstasyon monoloğu


        Bir tren kaç adam eder, ya da istasyonları sığınak yapsak mesela. Mesela bazen düşünüyorum da bütün yollar demirdendir ama bazılarına peygamberler iner. Sonuçta hepimiz birer ölümlü adayıyız. İşte sadece bu yüzden bile insana dokunmak istiyorsan boşluğundan değil olanından tutacaksın. Çünkü ne kadar yaşayacaksan hep bir şeyler bir türlü olmayacak. Trenler kaçacak, vapurlar kaçacak, zaman kaçacak illaki, elinde tuttuğun elin kıymetini bilmek elin hassasiyetiyle alakalı, kaçacak olanı durduramazsın. Ve neticede " her şey naylondan" ise hakikaten sigara içmek cidden tehlikelidir.

 

27 Kasım 2012 Salı

Yabancı


Geçenlerde karşıma nerden çıktığını henüz kestiremediğim yazılarıma rastladım,şöyle 5-6 yıl öncesinin.Tek kelimesini hatırlamıyodum ama ben yazmış gibi hissettim okuyunca.Öyle olmaz mı çoğu zaman.Geçmişte bıraktığınız bir yaşam,artık size ait değildir.
Sonra kitaplar okursunuz,kendiniz yazmış gibi hissedersiniz.Öyle 5-6 yıl öncesine ait de değil üstelik,belki yüzyıllar öncesine aittir.Ölümsüz olduğunuz aklınıza gelir.Ya da yüzyıllar önce doğmuşsunuzdur,yaşamışsınızdır,yazmışsınızdır,ölmüşsünüzdür,unutmuşsunuzdur ve yeniden doğmuşsunuzdur.Yıllar önce adınız Oğuz Atay’dır ve şunları yazmışsınızdır:
‘Üç çeşit meslek varmış;mühendislik,doktorluk bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks’tan bahsetsem kim bilir ne der?Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray’lik yaparım bir süre.Sonra beni Lord Henry’liğe terfi ettirirsiniz.Masrafı neyse veririm.Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum.Bu çocuk ilerde büyük adam olcak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil…’
 Camus olmuşsunuzdur insanlar sizin hayatınızı tayin ettiğinde,sözünüz yoktur,yalnızca kendi kendinizi izliyormuş hissine kapılırsınız; 'yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu.'
 Bir gün Kafka,Pavase ya da Pessoa olmuşsunuzdur.Hatta yazdıklarınızla karşılaşmadıkça kim olduğunuzu bile hatırlamışsınızdır ama yazılmıştır onlar,siz bulsanız da bulmasınız da.Kendinize söylemeye cesaret edemeyeceğiniz şeyleri yazmışsınızdır Svevo olup: 'Düşündüğümde,kendimden ve geleceğimden umut kesmek için babamın ölümünü beklemiş olmam bana öylesine garip geliyor ki,şaşıp duruyorum..
 5 yıl önce ya da 500 yıl önce yazmanız bir şeyi değiştirmez.Yazdığınız her şey olduğunuz değil olamadıklarınızdır.Olamadığınız kişilerdir.Aslında siz aynı kişisinizdir hep,adınızın önemi yoktur.

Fırsat verilseydi ben,’ben’ olabilirdim.

 

31 Ekim 2012 Çarşamba

Fehimsiz Vol : 2

- Hikayenin ilk kısmı :  Fehimsiz Vol : I -


Merdivenlerden ağır ağır çıkarken sessizliği bozan tek şey, hareket sensörlü apartman lambalarının her katta açılıp kapanırken çıkardığı tok ses, kafasının içinden geçen düşüncelerin dağılmasına yetmiyordu. Galibi belli olmayan bir savaştan az yara çok anı edinerek firar etmiş gibi neredeyse adımlarını kaldırmadan kapıya doğru yürüyordu. Eğer apartman lambaları ve kapı önündeki çöpü karıştıran kedilerin çıkardığı sesler olmasa kendi bile yürüyüp yürümediğine emin olamayacaktı. Kafası o kadar ağırlaşmıştı ki kendi evi olduğuna emin olmak için sadece kapının girişine bakabildi. Önünde durduğu kapının evine açılmasını çok istiyordu bu yüzden kötü ihtimallere karşı anahtarını ağır ağır taktı kilide. Alkollü olsa şu an çektiği  işkenceyi hatırlamayacak hatta kim bilir kimin evinde olacaktı. Fakat bu gece perşembeydi, kanında sadece - hiç sevmediği - kendi kanı geziyordu ve evinde uyumak zorundaydı. Kilidin açılma sesiyle kafası biraz hafifledi çünkü en zor olanı bitmişti, evindeydi artık, şimdi sadece duşa girip ılık suda aklından geçen herşeyi yumuşatması gerekiyordu uyumak için. Duştan yine nemli saçlarıyla çıktı, çocukluk alışkanlığı. Yatak odasına doğru hiç ışık açmadan yürüdü, üstüne rastgele birşeyler geçirip yatağa uzandı. Eşinin yanına kendi yatağına, normalde olsa ya oturma odasındaki koltuğun üzerinde ya da başkasının evinde yatıyor olurdu ama bu gece diğer gecelerden -anlamsız bir şekilde - çok daha ağırdı. Bu ağırlığı sanki sadece kendi yatağının kendi tarafı kaldırabilirdi. Yatağa uzanıp ellerinden birini kafasının altına koydu, gözlerini tavana dikti, "nasıl olurda bu kadar yabancı gelebilir bir insana karısının yanı, kendi yatağı " diye düşündü. Düşündükçe yoruldu, yoruldukça aklındaki herşey birbirine karıştı, zaman yavaşladı, oda biraz daha karardı ve gözleri kapandı.

 

11 Ekim 2012 Perşembe

Sevmek meselesi


        Bir türlü içime sinmeyen zamanlardayım  çocukluğumdan beri bu zamanlar hep bir durgunluk halidir sürer.  Nasıl yazasım yok anlatamam ama söylemek istediklerim var, keşke burada olsanız da anlatsam yazmak yerine. Madem hepinizle aynı anda sohbet etme imkanım yok, baş ağrımı masanın üzerine bırakıp başlıyorum oradan buradan konuşmaya. Velhasıl çok tutarlı konuşmayabilirim çocukken en sevdiği oyunun saklambaç olup bir  türlü cüssesi müsaade etmediği için saklanamayan birinden tutarlılık beklemezsiniz sanırım zaten. Ki hala severim saklambacı bu sefer de maçam yemez.

 

23 Eylül 2012 Pazar

Mütemadi Lakırdılar 6


       Havanın birden nasıl bu kadar soğuduğuna anlam veremezsiniz, nasıl bu kadar sert estiğini rüzgarın birden. Yaktığınız sigaranın yarısını sizin, diğer yarısını esen rüzgarın içmesine sadece sigaranın ömrü kadar lanet edersiniz. Hatta biraz daha dikkatli dinlerseniz o rüzgarın çok uzaklardan sesleri kulağınıza dokundurarak devam ettiğini bile farkedebilirsiniz. Çünkü farklıdır yaşlı bir ağacın sesiyle yeni bir dalın sesi, sokak kedileri ya da çocukların ayak sesleri, dinlerseniz anlarsınız. Bunların hepsine eğer sigara içmek için kedisi bol bir sokakta, apartmanın önünde, bir sonbahar günü oturursanız şahit olursunuz.

 

11 Eylül 2012 Salı

No Pasaran !

* Baştan uyarayım içimi dökmek istedim ama pek becerebildiğimi düşünmüyorum o nedenle sıkılabilirsiniz

       Her insanın kendine ait sessizlikleri vardır, kötü günler için sakladığı. Olur da cevap veremeyeceği bir soruya denk gelme korkusuyla ya da hüznün kol gezdiği diyarlarda çıt çıkarmama dikkatiyle. Gecenin bir yarısı kendini sokağa atmana sebep olacak sessizlikleri vardır insanın, ne yapacağını yine sessizce düşünmesini sağlayan. Kaç şehirde sokak lambaları aynı zamanda sığınak olarak kullanılır bilmiyorum ama benim şehrimde her sokak lambasının altında bir sessizlik ve muhtemelen aynı dudaktan çıkma birkaç izmarit gömülüdür.  Ki insan başı olan herşeyin illaki nihayete ulaşmayacağını büyüdükçe anlıyor, işte o zaman " olsun " demek bi hayli ağır geliyor.

 

23 Ağustos 2012 Perşembe

Bisiklet Mafyası

        Ramazan ve bayramı günleri tersten yaşayarak geçiren bu şahıstan hepinize selamlar blog ahalisi, günleri tersten yaşayınca insan yazı yazacak enerji de kalmıyor haliyle. Bu nedenden dolayıdır ki blogumuz bu ara sessizdi bundan sonra eski haline döner diye umuyorum. - Konuya bir türlü giremeyen yazar işkencesi yaşıyorum şu anda - . Hazır lafı geçmişken okuyucu, blog olarak geçmiş bayramını kutluyor, geçmiş bayramlarından öpüyoruz. Çünkü nerde o eski bayramlar azizim ! Bu sene hiçbir velet kapıyı vurmadı mesela, elimde şekerle ne kadar da heyecanlı bekliyordum oysa. Çocuklar gelecek, kapıyı vuracak hepsine şeker dağıtıp içlerinden en asosyal olana diğerlerinden fazla verirdim her sene ama bu sene ne gelen var ne giden !

 

13 Temmuz 2012 Cuma

Acemi faninin edebi anları

temmuzu üstüme almış düşünüyorum,
yağmur kopsa sağır kalabilir aklım,
düşünüyorum güneş düşecek elbet
gölgeler masala karışacak
sıyrılarak sokaklardan,
uyuyacak koca adamlar, biz daha da güzelleşeceğiz,
bahçeler çocuklara, çatılar martılara
rüzgar ağaçlara kalacak,
düşünüyorum gözlerim aktı akacak..


vazgeçmemişken daha
göğe bakardık, ayın aydınlık yüzü kadar
parlak yüzün,
bulutlardan Zülkarneyn inerdi,
bir ortancanın metabolizmasında
seni seviyorum diyebilmeyi düşlemiştik
ve vagon dolusu güvercinler,
ki bilirdik ayaklarımızın altına
yanlış gömülmüş bir hüzün,
buza kesince nefesimiz eve dönmek için gereken
deha..


düşünüyorum, kaldırımlar boyunca
herkes kemiklerimden ladese yelteniyor,
yolu hayvanat bahçesine düşen
kedi gibi düşünüyorum Rabbim
faniyim ve bu bana ağır geliyor...
 

5 Temmuz 2012 Perşembe

Son

...Herşeyin bir sonu olduğu duygusuna insan en çok o sona yaklaştığında teslim oluyor ve o duygu bedenine öyle bir sarılıyor ki  debelenmenin nafile olduğuna hiç debelenmeyi denemeden ikna oluyor insan. Yaptığın hataların kusursuz pişmanlığı, yaşadıklarının ihtişamlı yorgunluğu ve dudak kenarından dökülen bir sürü yalan işte tam o an sözleşmiş gibi kaburgalarınla midenin arasındaki kurtarılmış bölgeye oturuyor. Yani şimdiki gibi, bu katlarının sayısını bilmediğim hastanenin insan gözüyle görünmeyen karanlığında, ameliyat gömleğiyle uzandığım yatağında sonu saç diplerimde, kasıklarımda, omur iliğimde hissediyordum. Balkon kapısının açık kaldığını perdenin havayla dolup boşalmasından farkettim. Bembeyaz perde dalgalandıkça dışardaki ışıklar yatağıma vuruyor fakat perde bütün ışıkları kendi beyazlığında eritip odayı daha fazla karanlığa gömüyordu. Yatağımdan doğrulup açık kapıya yürürken rüzgar parmaklarımın arasında dans ederek, bileklerime dolanarak boynuma kadar çıktı. Kaçınılmaz bir son gibi bütün vücudumun karşı çıkmasına rağmen balkondayım artık. Gözlerim kocaman gökdelenlerin ışıklarına asılmış, çok yüksek bir katın balkonunda mükemmel sessizliği dinliyorumdum.
 

29 Haziran 2012 Cuma

Waffles or Pancakes

     Bu sabah uyandığınızda kaçınız güzel bir şarkıyla gözünü açma şansına eriştiniz bilmiyorum ama emin olun çok keyifli. Şu lanet sıcağa karşı serinleten şarkılar da var - hepiniz biliyorsunuz zaten bu şarkıyı, yazının sonuna koyacağım - Aman sıcaklar aldı başını yürüyor, beynim buharlaşa buharlaşa leblebi kadar kaldı, gölgede 1500 derece, aman Yarabbii ! tatavası bi kenara, serinleten şarkılar olduğu kadar bu sıcakta iyice bunaltan insanlar da var. Hani bilirsiniz kızgın çöllerden serin sulara atlar gibi atlayıp kafa göz dalasınız gelir de medeniyet denen illetten çekinirsin babandan çekinir gibi ! Bu  nev-i şahsına münhasır arkadaşların ortak özelliği konuşmalarıdır, sürekli konuşurlar herşeyden, bıkmadan usanmadan, Ronaldo'nun şutundan tutun kornişlerin nasıl takılacağına kadar. Tipik tepkidir işte onlar konuştukça sen uzaklaşırsın, giderek olduğun masadan astral seyahat yoluyla ruhunu tatile gönderir, bedenini otomatik pilota alıp sürekli kafa sallamasını sağlarsın. Hadi gevezeliği bir karakter özelliği sayalım da özentiliği ne yapacağız.

 

24 Haziran 2012 Pazar

saçlarını toplama çünkü

Bir gece kadar uzaksın
ve biz birbirimize ayılıyoruz
çocuklar bonibon şekerleriyle muhattab,
güneşe düşeş geliyor hep tokatlarımız
yakıyor  avuçlarımızı,
camdan sarkan kuşlar mor
kediler rengarenk
ve bulutlar,
birbirimize kanmamalıyız !


boylu boyunca uzanıyorsun uykuya
iliklerimden geçerek
iliklerinden çıkıyor düğmelerin,
sinegoglar patlıyor içimde 
din ve devlet işleri karışıyor,
artık kimse laik değil,
hatta birazdan polisler gelir
seni sevdiğim için tutuklanabilirim
ki bu hiç adil sayılmaz 
seni kim görse sevebilir..


hem kanıtlamaz mı bizi 
kaburgalarmızdan yaptığımız surlarımız,
ama şimdi sen uyu
Rabbim kızmasın,
ben omuriliklerimden papatya falı bakacağım
hem sen hala bir gece kadar uzaksın...
 

7 Haziran 2012 Perşembe

Süheyla'ya Mektup



    Kimse inandıramaz bana dünyanın sürekli aynı hızda döndüğünü bazılarımız bu kadar çabuk, bazılarımız bu kadar yavaş büyürken. Salıncaklar hiç değişmeyip lunaparklar eskisi gibi kalmazken, kötü haberler hızla yayılıp iyi haberler hala telgraf yolunu denemeye çalışırken. Hatta bazen hiç dönmüyordur, nasıl olsa anlamıyoruz diye dinleniyordur mesela. Süheyla ne bileyim belki melankolim azdı, haplarımı kedilere dağıttım darlanıp. Belki de sadece karnım acıktı, hatırlatayım açken huysuz olurum. 

 

26 Mayıs 2012 Cumartesi

eau de iett

Şiddetle kalktı koltuktan " Yalan söylüyorsun ! " Daha ne dediğini idrak edemeden çantasını kapıp fırladı, " dur ne yalanı, ne diyorsun sen ? " . " Yalan söylüyorsun işte " sesindeki şiddet giderek azalırken çaresizlik yükseliyordu. " Daha birşey söylemedim ki yalan olsun, gerçekten anlamıyorum neden böyle yaptığını "

 

18 Mayıs 2012 Cuma

Anlam kaygısı

        Çok yorulduğum bir dönemi de atlatmış bulunmaktayım an itibariyle, o kadar yorgun bir dönemdi ki bazen takvimin bile sayıları kaldırmakta zorlandığını düşündüm ama geçti nihayet. Huzuru evinde  bulanlardanım ben de, evin uzağında olduğum zaman biraz tuhaf hissediyorum açıkcası, bu asosyallik mi bilmiyorum zaten o tarz falan filanlara çok takılmam paşa gönlümün emirlerine tabiiyim daima.Tek sorun şu anda evin etrafında yapılmakta olan iki inşaat, o gürültü nasıl bir gürültüdür, gökten hazır ev düşse bu kadar ses çıkarmaz. Eğer seninde evinin etrafında iki inşaat ve pencere ve perdeleri kapalı bir ev arsa o benim komşu, merhaba.

 

3 Mayıs 2012 Perşembe

Sondan Bir Sonraki An

Şöyle ki uyku tutmayan bir gecenin henüz aydınlanmamış sabahında kendinizi hiç tanımadığınız birinin yanında bulduğunuzu düşünün.Yolda.Hiç tanımadığınız biriyle böylesine uzun bir yolculuğa çıkmak oradan bakıldığında delilik gibi gelebilir.Gerçekten tanımıyorsunuz,konuşmamışsınız bile.Oysa ki tanımak dediğimiz şey, günün güvenli bir saatinde ve olağan bir şekilde gerçekleşiyorsa bu delilik bile değil.Ne de olsa tanıdığımız insanlar bizi hayal kırıklığına uğratmazlar ?
Buna benzer bir sabahta nereye yürüdüğümüzü bilmeden sadece yürüyorduk.Toprak taşlı yollar henüz insanların buralara pek ulaşmadığının göstergesiydi ve bu , gezegenin yalnızca bize ait olduğu hissini veriyordu.Sağımız yamaç,solumuz uçurumun ardından yükselen kocaman bir dağ ve zar zor görebildiğimiz güneş.Konuşulmadan yürünen bir kaç saniyede düşüncelerimizi bile duyuyoruz bu sessizlikte kurbağa sesleri bölmedikçe.Bağırışlarımızı ise pek duyan olduğunu sanmıyoruz.Savrulan bir şişenin içinde olsak  ya da üzerimize bir roket gelse 
nasıl rol yapılır,yapamıyoruz.Bizden oyuncu olmaz sanki.
Badem ağacının çağlası çok lezzetliymiş ama siz siz olun çekirdeğini yemeyin.Eşek arılarından hala ölesiye korkuyorum.Cedric 13 değil 8 yaşındaymış.Uykusuz olunca yüz kaslarını kontrol etmek epey zormuş zira sol yanak yukarda asılı bile kalıyormuş ve  el yardımıyla ancak düzeltilebiliyormuş.Bunların hepsini bir kenara bırakırsak,insanlar  birbirini en iyi yolculuklarda tanıyormuş.Kendini,en iyi bir yolculuk sırasında hatırlıyomuş.Ve hala merak ediyoruz o yol nereye gider sondan bir sonraki  anda.
 

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Bu ara nasılım

         24 saatin yetmediği günlerdeyim, bir de nasıl yorgunum anlatamam. Günün bütün saatlerine sahipken çok dolu yaşıyormuşum gibi bir de kendime hiç zaman ayıramıyorum ağlaklığı yapıyorum herkese. Oysa ben hiçbir şey yapmadan saatlerce oturabilirim, sabit bir yere bakıp sadece sigara içerek zaman geçirebilirim. Bazen sakal bırakıp bazen kesebilirim, hatta bazen kızların beni beğendiğini bile düşünebilirim. İnsanım neticesinde kanımda ahmaklık ve küstahlık dolaşıyor, en özgürümüz prangaları en çok çürüyen oluyor. Hayat saçma bir düzenek halinde devam ediyor ya işte o bana koyuyor cidden, yani tuhaf gelmiyor mu size bugün ninnilerle karşılanan bir bebek birkaç 10 sene sonra ağıtlarla toprağa gömülecek. Ölümlü olmak çok tuhaf ama güzel yanları da yok değil, en azından her insan kısıtlı zaman sahibi olduğu için kötülük yapma süresi de kısıtlı oluyor. Bir de insan olmanın giderek zorlaştığı bir devirde yaşıyormuşuz gibi hissediyorum. Ne bileyim kedi olsak mesela hepimiz, mahallenin kasaplarıyla iyi geçinsek yeterdi ya da kuş olsak takla atabildiğimiz sürece illaki bize bakacak birilerini bulabilirdik. İnsan olunca biraz tuhaflaşıyor amuda kalksan bile kimsenin umrunda olmuyor. Sonuç olarak çok yorgunum okuyucu, Allah seni inandırsın kendime hiç zaman ayıramıyorum. 


Selametle..
 

22 Nisan 2012 Pazar

Baştan Alıyoruz

 ''Hayat; kendi kendine söylediğin yalanlarla oyalanma sanatıdır.'' demişti tek kişilik tiyatro oyunundaki kahramanımız geçtiğimiz günlerde.Bu cümle bir kenara dursun,son zamanlarda abartılı bir tabirle günümün yarısı uyuyarak,diğer yarısı ise artık değişmem gerektiği konusunda kendimle verdiğim savaş ile geçiyor. İşte bu savaş anında kendime çullanıyor ve bir akrep gibi kendi kendimi sokuyorum ya da kendimi öldürür gibi yapıyorum.Boğazıma sarılıp düşmanımla yatağımın üstünde boğuştuktan sonra sırtüstü boşluğa düşmemizle düşman pes ediyor ve  kendimle bir antlaşma imzalayıp yeni kararlar alıyorum.Planlar,kararlar,olaylar...
-Şunu yapcam,buraya gidicem, onu sevicem.
-Bunu öğrencem,oradan gelicem,şunu yazcam.
Ama öncesinde telefonumun alarmını kurup erkenden uyanmalıyım.Değişimin başlangıç noktasını belirledikten sonra uyku haline geçiş hiç de zor olmuyor benim için.Sonrasında sabahın ilk ışıklarında alarm sesi parçalıyor beynimi  ve ben olanca hızımla alarmı kapatmaya yeltenirken aklıma tek bir soru geliyor:Neden? 

Herhangi bir gecede yaklaşık yarım saat boyunca aldığım kararları yıkmam 5 saniye sürerken tek bir soru: Neden?
O anda kahkaha sesleri kuş cıvıltılarını bastırıyor ve Dostoyevski her zamanki küstahlığıyla şu sözleri fısıldıyor kulağıma:''Durumunuzun umarsızlığını, başka bir adam olamayacağınızı, değişmek için zamanınız, inancınız bulunsa bile değişmeyi kendiniz de istemeyeceğinizi anlamanın tadına doyum olur mu?
Bildiğiniz sahneler üzerine işaret parmağımı Dostoyevski'nin dudaklarına götürüp -Taaaamam sus şıp şıp şıp diyip uykuma kaldığım yerden devam ediyorum.
Şimdi baştan alıyoruz;
-Şunu çizcem,bunu dinlicem,onu tan..




 

15 Nisan 2012 Pazar

sen zamanla ilgili mühim bir şeyler biliyordun ve

dünya aşktan dönmüyordu,
cehremizde tozlu bir tebessümle öpüşmüştük,
hızlandırılmış yeni zaman ninnileri
karıştırıp patlatıyordu gözlerimi,
gözlerin ; toz silen sünger
ki hala istasyonları bekliyordu trenler...

hünerli bir samuray gibi çektin kılıcını
üstelik hafif kalırdı bukefalos
omuzlarımda oturan yükten,
daha adını koymadan savaşın,
daha kurumadan sınır duvarlarımızın sıvası,
hatta henüz dünya yerden beş karış yükselmemişken..

zamanı geldiyse olsundur
vur, dökeyim hörgücümdeki bütün kemikleri,
sıyrılarak dudaklarının bela reçelinden
afili bi bakış fırlatayım gecenin penceresinden,
o vakit
bir şarkı kesinliğinde yağarsa yağmur
çığırtkan bir at kadar ıslaksam,
belki aklımdaki bütün ihtimalleri unuturum,
ne hoş
mevsimle aramda koca bir uçurum...
 

11 Nisan 2012 Çarşamba

Koş Forrest Koş

Forrest'ın , yazıdan 3 gün sonra gönderdiği fotoğraf
Saat 5 olmuş.Gecenin bu kör saatinde,neredeyse sabah olcakken uyku tutmayaşının tek sebebi bir öküz kadar cesur olamayışım desem bana ne tepki verirdiniz bilmiyorum.Durun baştan anlatayım.Küçük bir çocukken kurban bayramlarında sabah en erken ben ve mahalle arkadaşlarım uyanırdık.Sadistlik olarak algılamayın,sadece küçük çocuk merakı vardı hepimizde.Kesilecek tüm hayvanları teker teker dolaşır,bir çoğuyla duygusal bağ kurar ,sonra da beklenen anı izlerdik sırasıyla.Fakat bir bayram sabahı hepsinden farklı olaylar silsilesi gelişmişti.Arkadaşlarımdan biri,kesilecek hayvanla  duyguysal bağ işini biraz abartmış olcak ki elindeki dondurmadan hayvana da yedirtmişti belki de idam mahkumlarının son isteğini yerine getirircesine.Dondurmayı yiyen Forrest'ın -ona şimdi hepinizin huzurunda Forrest adını koymuş bulunuyorum-dudaklarından şu sözler dökülüvermişti: Toplum sen çılgın bir türsün,yapayalnız değil bensiz olmanı ümit ederim.
Sonrasında  hepimizin şaşkın ve korku dolu bakışları arasında delirip ipini koparmıştı.Çılgınca bir koşu ve özgürlük...Gerçekten bu saatte hayatımda şu anda en çok merak ettiğim şey bu kaçışın sebebiydi.Sanırım Forrest; geçmiş yaşamını da göz önüne alarak,hayatta tadılacak çok şeyin var olduğunu,en azından daha çok dondurma yeme hayaliyle şu anda ölmesinin yanlış olacağını hissetmiş olmalı.

 

9 Nisan 2012 Pazartesi

H.K-415

 

8 Nisan 2012 Pazar

Shine

Unutamadığım beni çok etkileyen sahneler var.Bu da onlardan biri.Filmi mi seviyoruz yoksa kişileri mi bazen farkına varamıyoruz sanırım.Bir de bu müzik beni öldürüyor her zaman.

 

3 Nisan 2012 Salı

Hayatın Kreması:Melankoli

-Nasıl yani ; kız sana kamera açmış sevgilisinden ayrıldığını söyleyip hüngür hüngür ağlarken, sen karşısına geçip tavuğu lades kemiğinden ayırıyordun ve şarap ağzının kenarından göğsüne süzülürken, gömleğinin koluyla ağzını mı siliyodun?
-Napabilirim abi yemek vaktimin onun kamera açma ısrarıyla denk gelmesi tamamen bir tesadüftü.
-Neden yaptın lan böyle bişey,peki o ne yaptı?
-Daha çok ağladı,daha kolay ağladı... Abi daha bira istiyo musun dışarı çıkıp kendim için alcam sana da alıyım istersen dedi Cem.

 

29 Mart 2012 Perşembe

Harbi sinir harbi

         Kaburgalarımızı işaretli yerlerinden pay ediniz, zira içimizden geçen hikayeler diğer türlü on üç bölümlük ulusal tv dizisi olmayacak asla. Hayallerimizle güneş altında yürümemeliyiz ! Uçuşkan beyinler sahibiyiz, üstelik herşey buharlaştığında aklımızda sadece kırmızı kurdelalar kalıyor. Kimi kendini boğuyor kimi kesip açılış yapıyor. Birde kendini Ezop bellemiş bir sürü piç kurusu, sonunu bilmediği masalları anlatmaya çalışıyor. Ara sıra masada unuttuğum gözlerimle gördüm üstelik çakallık alışkanlık değildir. Hatta kendi bedenine bile zorla sahip olmuş ruhların tecavüz çığırkanlığına da şahit oldum. Bazen ben de babamı suçlayacak kadar küstahlaşabiliyorum, küstahlığımda buharlaşıp yağmur olarak yağdığında onun şemsiyesini kullanıyorum. Harbi bir sinir harbi esnasında ilk kurtarılacak şeyin yokluğundan müzdaribim. Bu ara çekilişle kromozomlarımı dağıtıyorum. Çok dalgınım, iyiden iyiye kısalıyor marlborolarım, gözlerimi daha sık unutuyorum. Kahvaltı masalarını kaldırırken dikkat et, onlar zeytin olmayabilir. 
  
         Çimenler ya sulandığında ya ezildiğinde kokar, eğer yağmur yağmazsa kapımdan tank geçmesini bekleyeceğim demek oluyor bu. " Siktir et " musluklarını açık unutsam evi boşvermiş haller bassa, cikletlerde fal yerine aforizmalar yazsa, ah bi süper kahraman da müslümanların elinden çıksa. Demem o ki dedikodu yaparken atom çekirdeği çitlense daha mantıklı olmaz mı ?
 

22 Mart 2012 Perşembe

Beş çayı diye bir şey yoktur

bulutlar kavanoza dolar
lambalı caddeler izsizleşir
bir polis vahşi bir hayvanı kovalar gibi,
Rabbim, dolar ciğerime yalnız kalan
yıldızlar parlar, yıldızlar patlar, yıldızlar varlar..


sonra bir masal susar, ağzı kapanır uyur,
geniş salonlar, tekli koltuklar, kitsch,
Afrikalı çocuklarla kardeş değil miyiz
kaburgaları saymazsak, kaburgalar hariç..


Ah koca yalnızlığımız,
kız çocuğunun elinden uçan balonu kaçırması..


-bir bardak daha çay ?
 

17 Mart 2012 Cumartesi

Fehimsiz Vol : I

* Genjlere ve özellikle de evli genjlere kötü örnek olacak davranışlar, küfürler, kafa karıştırıcı şeyler içerir..


- Bilmediğin sokakta kaybolmuş sayılmazsın -   

      Gözleri tavana asılı olarak uyandı, bu ağrının başka bir açıklaması olamazdı. Hatta ağrı o kadar şiddetliydi ki uyandığını 5 dakika sonra idrak edebildi. Nerede olduğunu umursamadan doğrulup ayaklarını yataktan aşağı sarkıttı, o an farketti bu yatak onun yatağı değildi ve nasıl olduysa çıplaktı ayrıca lanet ağrı devam ediyordu. Yatağın ucunda bulduğu  gömleğini eline alıp pantolonunu giyindikten sonra kafasını soğuk suyun altına sokmaya karar verdi, başka türlü durmayacaktı beynindeki şantiye. Banyonun nerede olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu üstelik odadan çıkarken beyaz duvarın dibindeki beyaz komidine serçe parmağını çarpmıştı, o an başına gelebilecek en kötü şeydi. Bağırıp masaya yumruğunu vuracak gibi oldu fakat tuttu kendini, yatakta hala uyuyan sarışın ince belli adı herhangi birşey olabilecek kızı uyandırmak istemedi çünkü kızda çıplaktı ve tanımadığı bi insanın nereye gidiyorsun tarzı sorularına katlanacak durumda değildi. 

 

10 Mart 2012 Cumartesi

Zartniyet FM



Hanımlar beyler bugün sizlere Zartniyet İstanbul stüdyolarından sesimizi yükseltiyoruz. Benimle birlikteliğiniz şu andan itibaren başlayıp bikaç dakika sürecek, çalan müziğin ritmini takip ederek odamın girişini bulabilirsiniz.

 

1 Mart 2012 Perşembe

Beni sorarlarsa yokum

           " Abi inanabiliyomusun ? " dedi. Gerçekten inanamıyordum, bu mükemmel zamanlamanın tesadüften daha sistematik bi açıklaması olmalıydı. Yoksa yüzümde ulan bu çok güzel dert dinler pankartı mı asılı ? Üstelik benim gibi çok film izlemeyen biri tam da heves edip bi filmi açmışken, kallavi çayım demini ve avuçlarımın içindeki yeri almışken, ayaklarımı uzatıp küllüğümü odanın en stratejik noktasına konuşlandırmışken. Tüm ısrarlı çalışlara rağmen o kapıyı açmamam gerektiğini adım gibi biliyordum oysa, ah bu rüya biraz daha devam etseydi, omuzlarıma " ben başkasının derdiyim " isimli bi at binmeseydi..

 

23 Şubat 2012 Perşembe

iki ihtimalli oda sahnesi

        Sen şimdi kapıyı çarpıp gideceksin - şöyle bi baktım da sanki kasıtlı yapıyomuşum gibi bi dramatik bi enerjik yazılar yazıyorum sırayla yani tanımları öyle olmayabilir ama bi sıraya tabii oldukları gibi bi görünüm var o yüzden bozmak amaçlı bi yazı neyse baştan-


Sen şimdi kapıyı çarpıp gideceksin ya da montlarımızı rastgele fırlattığımız ikili koltuğa uzanacaksın, rujun koltukla aynı bordolukta. Koltuğun üzerine işlenmiş yapraklar vücuduna kök salacak, saçların da çimen kokacak belki. Ufak odanın duvarları yıkılacak, öpüşürken terleyeceğiz belki ya da merdivenlerde peşinden koşarken. Boşuna bekleyeceksin ne seviştiğimiz bi sabahın ertesi ne de kapıyı çarpıp çıktığın bi akşam körü kapımızın önünden otobüs geçmeyecek. Gidersen önüne geçen kedileri kovacaksın kalırsan aramıza giren kediyi hiçbir şey farketmeyecek. Ya bi iz bırakacaksın ya da biz kalacak koltuğun üstünde, üstümde geçmişe inat sen, senin üstünde bulutlar belki yıldızlar..


Şafağı bekleyeceğiz ayrı pencerelerde veya sarmaş dolaş  kızılını tutmaya çalışacağız. Güneş sarısı elbisen olacak mutlaka üzerinde gece siyahı saçlarına nispet yapar gibi, hızlıca merdivenlerden inerken her yer alev alacak. Korkuluklara dokunmaya korkacağım tutuna tutuna gittin diye ya da deli gibi öpüşeceğiz korkuluklara yaslanıp, sabrımızı kesip atacak ince parmakların. Çok eskilerden bi sahne hatırlayacağım ya bi şarkıdan ya da bi filmden, odanın ortasında sen, senin tam ortanda ben. Kedi her zamanki gibi odanın kenarında uyuklayacak, penceren içeri korna sesleri, martı sesleri ve rüzgar dolacak. Hiçbiri bize ait değil, olmayacak...

 

22 Şubat 2012 Çarşamba

Çıkmaz Sokak

Bir anda o çıkmaz sokağa nasıl geldiğimi bilmiyorum.Bildiğim tek şey,hayatta kalmak için karşımda duran eli bıçaklı psikopattan kaçarak uzaklaşmam gerektiğiydi.Ben var gücümle koşarken o da insanüstü güçle koşup beni yakalayıp öldürme peşindeydi.Yaşadığımız evin apartmanına girip demir kapıyı kapattığımda az farkla dışarıda kalmıştı ama peşimi bırakmaya niyeti yoktu gözlerindeki öfkeye bakılırsa.Asansöre binince ;7.kata asansörle çıkıp merdivenlerden 5.kattaki evimize geçme fikri geldi.Belki bu şekilde atlatabilirdim onu.Eve girdim ve yere oturup kapıya yaslandım sessizce.Fakat bu canavar benden daha zekiydi.Asansörle 7.kata çıktı ve kapıları tek tek çalmaya başladı.Anlaşılan o ki ,hangi kapı açılmazsa benim o evde olmamı bekliyordu.Ve bu şekilde katları inerek bizim kapıya kadar geldi.Kapıyı birkaç kez yumrukladıktan sonra,benim o evde olduğumu anladı ve kapıyı kırma girişimlerine başladı.Bu kez öfkelenme sırası bendeydi.Kapıyı açtım aniden.Beni; karşısına geçmiş gözlerinin içine bakarken görünce afalladı,hareket edemedi.Öfkemin de etkisiyle tüm gücümle suratına bir yumruk salladım ve elindeki bıçağı düşürüp yere kapaklandı.Üstüne çıkıp öldüresiye dövdüm.Benden zeki olabilirdi.Ama tarihte zekanın, gücü alt ettiği görülmemiştir.Rüyalarda da öyle...Seviyorum seni Lüsid rüya.

 

19 Şubat 2012 Pazar

Serbest Saçmalama

        Bilmiyorum kaç kere bu sayfayı açıp kapattım, bir şeyler yazasım var ama bi türlü kafamda toplayamıyorum o yüzden şimdiden saçmaladıklarım affola.. Bu sabah yani an itibariyle dün doğum günümdü, doğduğum günden beri o kadar evrimleştim ki bazen kendime inanamıyorum. Yani bilirsiniz işte sistem insana çevresi kadar gelişmeyi uygun görür, ötesi için cidden çabalamanız gerekmektedir. Ben - aslında - çok istemem fakat çabalamama rağmen sistemin el verdiğinden daha fazlasını yapabildim, lütfen ukalalık olarak algılamayın. Zaten söylemek istediğim bu da değil, bu yaşıma kadar o kadar saçma salak olaylar geldi ki başıma etrafımda bunlara şahit olan, bu zamanlarda beni idare eden ya da bazen dayanılmaz derecede karaktersizleşebilen kişiliğime dayanan insanlara birbir ve içtenlikle sarılmak, teşekkür etmek istiyorum ama yapamıyorum. İnsan neden güzel şeyleri yapamaz ?


Uzaktan - ya da dışardan - bakıldığında yalnız görünebilirim ama aslında burası çok kalabalık. Hatta şu sağda melek solda şeytan olayı değil de benim daha ziyade solda çok fettan bi kadın sağda takkesiyle ak sakallı bi adam. Hal böyle olunca ucuz şaraplardan içmişliğim de oluyor, cumaları camiiye gitmişliğim de. İkisi de insanın ağzında o kadar sahte bir tat bırakıyor ki anlatamam, kızma hemen okuyucu ikisi de sahte olduğundan değil, ikisini de tam yapamadığımdan benim sahteliğim yani - kimi kandırıyosam- . Şu herşeyi yapma isteğim hiçbirşey yapamama olarak yansıyor ya ona tutuluyorum ben. Serbest düşüş halinde yaşama devam ederken, profesyonel olarak kararsızlıkla ilgilenirken nasıl olacakta bu kadar hayali gittikçe azalan ömrüme sığdıracağım hiçbi fikrim yok. Çoğu arkadaşım ve ailem akşama kadar internet başında sürtüyorum zannederken ben güzel şiirler yazıyorum - kendimce - . Üstelik dedim ya 3 kişiyiz herkes farklı bişey söylüyor. Yani anlayacağın okuyucu, burası en az ortadoğu kadar karışık...


Son olarak ben burdan bütün delilerin doğum gününü kutlamak istiyorum, sonra bi sokak istiyorum böyle havalar ılımış olsun insanlar ince hırkalarla dışarı çıkabilecek kıvamda. Rengarenk süslenmiş bi sokak, trompet sesleri, perküsyon sesleri, uzun boyunlu uzun etekli kızların sesleri.. Erkek adamın isteği bu olur mu, oldu okuyucu yapcak bişey yok.  Hadi senin de gönlünü alayım bu şarkı benden sana :

 

8 Şubat 2012 Çarşamba

H.K-186

 

7 Şubat 2012 Salı

Bir varoluş hikayesi : Ali desidero



arkadaslari ali derler ali oturur bizim kahvede 
yakmis abayi bir dilbere nefaset bisi fidan boylu 
bizim ali pispirik oynar mfö dinler maç seyreder 
dedim ki abayi yakmis kiza bundan haberi yok kizin ama 




Benim lise zamanından kalma bi lakabım var, pek sevmesem de arkadaşlarımın yüzde 80 kadarı o şekilde seslenir. Aslında anlamı da yok bikaç harfin kafasına göre yanyana geldiği tuhaf bi ses topluluğu. Hele ki yeni tanıştığım insanlar bile 3 gün sonra beni öyle çağırmaya başlayınca iyice bi tuhaflaşıyor mevzu. Herneyse zaten konumuz bu değil, girizgahımızı yaptığımıza göre anlatmak istediğime başlayabilirim. İşte bu lakap olayı popülaritesini zirve yaptığı sıralardı, bilirsiniz herkesin sürekli takıldığı belli yerler vardır. Aynen öyle bi mekanda gel zaman git zaman bi hatunun yolunu gözler olmuşum farkında olmadan. Hatun benden bikaç santim uzun ama anormallik bende değil hatunda, edepsizce ortalama kız boyunun üzerine çıkmış. Sarışın, uzun saçlı, kocaman gözlü kısaca cidden nefaset bişey fidan boylu ve cidden bu işten kızın hiiç haberi yok..



 

4 Şubat 2012 Cumartesi

İki Zaman

İnanın bana hepinizin hayatı çok yolundaymışçasına kıskandırıyor beni.Merak ediyorum bazen, yalnızca ben miyim şimdiki zamandan sıkılıp gelecek zamanın biran önce gelmesi için sürekli uyuyan? Ünlü biri olsaydım tarihten bugüne gelen anlamsız cümlelere bir de benimki eklenirdi şüphesiz:''Geleceğe yolculuk yapmanın en kolay yolu olabildiğince çok uyumak''.Hayat analizime şöyle bir bakıldığında yaklaşık 9 yıl kadar uyumuş olmak ;şimdiki zaman vaadlerinin aslında çocuklara anlatılan masallar kadar uyku getirdiğini anlamak, beni 9 yıl uyumaktan daha fazla dehşete düşürdü sanırım.
Gelecekten mutlu bir an hayal ettiğimi söyleyemicem üstelik.Sadece çok mutlu bir anı yakalarsam diyorum,sizin gibi  'bu an ölümsüzleşmeli' kaygısıyla fotoğraf çektirmemeliyim.Belki de dünyanın en büyük,sesiyle en rahatsız edici saatini karşıma alıp sadece zamanı gözlemlemeliyim sonsuza kadar...
Albert Camus;gözlendiğinde  zaman hızlı ilerlemez,gözetim altında tutulduğunu hisseder. Ama zaman, bizim dalgınlıklarımızdan yararlanır. Belki de iki zaman vardır, gözlenilen zaman ve bizi değiştiren zaman,demiş.
 

28 Ocak 2012 Cumartesi

Şimdiki zamanın iyelik eki

gözlerim mavi değil
üstelik ağaçlar yapraklarını döküyor
üzülüyorum,
kuşlar sokakta yürürse
insanlar pencereden bakar
sinemada görmüştüm sanırım,
film bitiyor, son, ben en çok burasını seviyorum,
aynaya dönüyorum, ayna bana,
ağaç kırmızısı tutuyorum içimden
içimden bir sayı ve birkaç el,
ellerini el olarak tutuyorum,
sen isyankarsın ve çok güzel
dudakların, aforizmalar dökülüyor ruja ve
Allah'a inanmak çağcıl alışkanlık sayılıyor..

 

27 Ocak 2012 Cuma

Vesikalık

Başlıklar mı yazıları oluşturur yoksa yazılar mı başlıkları oluşturur hiç emin olamadım.Yalnızca bu yazı için başlık cevabını verebiliyorum.
Ne zaman sabah erkenden önemli bir işim olsa yatağa erkenden uzanır,düşünülecek onca zaman olmasına rağmen düşünülecek herşeyi o ana sıkıştırır,dünyayı falan kurtarır,tebrikleri mütevazilikle geri çeviririm.Sonra -uyumam lazım komutuyla yatağın içinde acı çeker ve güneşi uyandırırım.İşte böyle zamanlarda  bazı cümleler geçer aklımdan.Sonrasında nefesim daralır ve huzursuzluğun; içimde çöreklenmiş bana doğru gülümsediğini fark ederim. ''Hayat sizi yeterince güldürmüyorsa espriyi iyi anlayamamışsınız demektir.'' demiş ismini tam hatırlayamadığım biri.Zaten konumuz kimin söylediği değil...


 

22 Ocak 2012 Pazar

26

 Iggy Pop - The Passenger by fakesunandsmile 


Aslında herşey bir gazetenin arkasında yer alan küçük bir davetle başlamıştı.O günün gecesinde ''göktaşı yağmuru'' vardı ve üniversite; bu göktaşı yağmurunu dev teleskopla gözlemlemek isteyenleri davet ediyordu Ulupınar gözlemevine.Bir sonraki göktaşı yağmurunun 150 yıl sonra gerçekleşcek olması içimize iyiden iyiye oturmuştu.Bilirsiniz hep böyle derler ama 3 ay sonra yine göktaşı yağmuru gerçekleşir.Hani 150 yıl sonraydı diye sorarsınız,bu başka galaksinin yağmuru falan diyip sıyrılırlar işin içinden.Cümleler; içinizde hep bir yarım kalmışlık hissi oluşturmak için kurulur zaten.

 

20 Ocak 2012 Cuma

Ağustos ayında palto

Gülce'ye, evet !


        "Çok çabuk unutuyoruz yeminlerimizi, ama yemin etmeyi hiç unutmuyoruz diye bi cümle okumuştum bi kitapta. Sözün bi anlamı yok zaten benim bi kitap okumuş olmam önemli bu cümlede" dedi Sami. Yürüyorduk, ipini koparmış gömlek düğmesi gibi, sabit olmayan bir hızla, yokuş aşağı. Kör gözlerin İstanbul masalına takılmamış bi ara sokakta yürüyorduk. Basbayağı ispatıydı bu sokak koca şehire haksızlık yapıldığının. İstanbul burdan bakınca komşularının sevdiği gel gör ki ailesinin dışladığı yeni gelin gibi duruyordu, üzülüyordu ya da burdan öyle geliyordu. Yine de biz mutlak sıfatlar asıyorduk pencerenden pencereye uzanan çamaşır iplerine. Sokakta sigara içen dedeler, kapı önünde oturan nineler, kediler, top oynayan çocuklar hepimiz sokakta olmanın keskin hakimiyetinde, sokaktaydık işte...