15 Temmuz 2014 Salı

Mütemadi Lakırdılar 8 -Ellerine İyi Bak-

        Ne ara bu kadar büyüdüğünü düşünüyorsan seninle aynı yerinde takılıp kalmışız hayatın sayın okuyucu. Berbere gittiğim zaman oturduğum tabureden, saçlarımı yana yatırmaktan, koşu yarışında beni geçenlerin kafasına taş atmaktan ne zaman vazgeçtim hiç bilmiyorum. Biz halı yıkanan sularla sokağın sonunda baraj yapan, 2. kat boyunda tellerden atlayıp kaçan topun peşine koşan çocuklardık, ne ara bu kadar şeyden iğrenir, bu kadar şeyden korkar olduk.  Yalnız aramızdaki tek fark benim kendimle beraber sorunlarımı büyütemem, çocukken yaşadığım sorunların aynılarını yaşıyorum. Mesela hala sürpriz yumurtayı itina ile soyup, tam ortasından ikiye ayırıp, çikolatasını yedikten sonra oyuncağına bakıyorum. Hem hala süper marketlerde çaktırmadan oyuncak reyonuna kaçıyorum. Okula yeni başladığım zamanlardı, rahmetli dedem sayesinde neredeyse her akşam sürpriz yumurta ile beni hayata bağlanır, annemin elinden kurtulup oyuncak reyonuna koşardım, özgürdüm, pervasızdım ve aşıktım.


        O yaş için özgürlüğün en kısıtlandığı yer okuldur ama bizim okulumuz ciddi manada yarı açık ceza evi kuralları ile yönetiliyordu. Velilerin bahçeye girmesi yasak, ilkokul öğrencileri içeriye girdiğinde paydos zili çalmadığı sürece bahçenin kapısından kafasını uzatması yasak, anaokulu öğrencileri ile oynamak yasak, yasak, yasak, yasak ! Ki her fırsatta öğretmeni değişen bir sınıfta okuyan ben, bir türlü okul ile bağ kuramıyordum. Tabi bunda kuzenimin susam sokağı seyrederek toplama çıkarma öğrenmesi ama benim okula gitmeme rağmen bi bok öğrenememde etkili olabilir. Haliyle böyle bir ortamda beslenme çantasını evde unutan benim geri dönüp alma şansım olmadığı için beslenme saatini dolu gözlerle geçirmem kaçınılmaz olmuştu. Henüz paranın ne halta yaradığını çözememiştim ki hala şüphelerim var. Her ne ise dediğim gibi, her zamanki gibi thunder cats' i seyrettikten sonra okul yollarına düşmüş ama beslenme saatinde çantamı unuttuğumu fark ettiğimde üzerime müthiş bir hüzün çökmüştü. Bilmiyorum okuyucu seninde öyle miydi yoksa bütün psikopatlar bizim sınıfta mı toplanmıştı ama beslenme saatinde " baaak bende elma vaar, senin yumurtandan daha güzeeel ! " diyenlerle aynı sınıfta olduğum için, beslenme çantasını evde unutmak büyük travma idi. İşte o gün, tam sınıftakiler " salaaak çantasını unutmuş " diye üzerimde ilk IQ testini uygularken bir el uzandı yanımdan. Pembe yumurta kabı tutan bi el, " istersen bunu yiyebilirsin, benim ekmeğim var " diyen bi el. El diyordu çünkü henüz kim olduğunu görmemiştim, kafamı kaldıramadığımdan gözlerim dolduğu için. Daha slow motion teknolojisi gelişmemişken, Allah slow motion efektini üzerimde deniyor gibi bir hal ile dönüp baktım. " İstersen sabunda var, elini de yıkayabilirsin " dedi ama bu sefer küçük ağzı ile. Daha okula yeni başlamıştım, çok acemiydim ne olmam gerektiğini bilmiyordum, mutlu mu, müteşekkir mi, rezil mi, ezik mi ? Dediğim gibi bilmiyordum, o yüzden aşık oldum.

       İnsanın neden iyilik yaptığının, hatta iyiliğin ne olduğunun tam manası ile kavrayamadım yaşlarda, bana iyilik yapılmıştı. Aklım panik halinde bu işi anlamlandırmaya çalışırken bir yandan sınıfa girerken önlüğümü düzeltiyor, derslerde parmak kaldırıyor, bilemediği sorularda kopya veriyor olmuştum. İnanmazsın okuyucu okula gitmek istiyordum, bir de cuma günlerinin hüzünlü dağılışı olmasaydı, hayat tam yolunda gidiyordu. Tek dikkat etmem gereken şey beslenme çantam idi, çünkü bir daha aynı durum ile karşılaşırsam bana yardım etmeme riskini göze alamazdım Benim gibi okul defterlerinde bile ninja kaplumbağaların etiketleri olan biri için onu April O'Neil 'a benzetmek çok zor bir iş değildi. Ben mi ? Tabi ki Leonardo ! Bir gün defterinde etiket olmadığını fark edince, asosyal bir çocuk olarak  bütün cesaretimi toplayıp kırtasiyeye girmiş, ona Cindy ' li etiket almıştım. Asıl zor olan kısmı etiketleri ona vermekti,  insanlarla iletişim kuramamam o zamandan beri omzumda yük. Başka bir şey olsaydı belki vermezdim ama Cindy' li etiketler işime yaramazdı, üstelik arkadaşlarım onları bende görse, büyük rezalet. Bu yüzden yine bütün cesaretimi toplayıp yanına gittim " Al, bak bunları sana getirdim "  ve bir şey söylemeden " annemden etiket istemiştim ama kırtasiyeci amca yanlış vermiş, sen kullan " dedim. Çünkü neden bana getirdin diye sorarsa ne bok yiyeceğimi hiç bilmiyordum. Panik halinde ve muhtemelen kıpkırmızı bir şekilde eline tutuşturup yerime oturdum. Masasına bırakmadım, eline tutuşturdum çünkü o ellere vefa borcum vardı. O ellerle tutunmuştum okula, çünkü o eller öğretmişti bana, başkasının elleri ile de bir şeylere tutunabileceğimi.

- Okuyucu, son paragraftaki sen, sen değilsin ! -

        Şimdi hala tam olarak ne olacağımı bilmesem de bi insan başka bi insana iyilik yapar bunu biliyorum. Şimdi çocukluğum kadar saf ve temiz olmasam da hatta o kadar hayata bağlı olmasam da tutunayım istiyorum ellerinle. Çünkü ben seni ellerinden tanırım, bu bütün ellerinle kaderimden sanat eseri yarat, hayata şekil ver istiyorum. Kendimi yine çocuk gibi pervasızca, nasıl olsa tutarsın diye bırakayım diyorum. Benim ellerim mi ? Ben zaten neye dokunsam sen oluyorsun...


 

4 yorum:

  1. bu yazının sonu bana şu şarkıyı anımsattı:

    "yağmurumu yakar yokluğunun türküsü
    özlem aşkın mı acının mı öyküsü
    oysa ellerin benim en sevdiğim çiçeklerimdi
    yoksun artık, gönül düşümün söğüdü eğildi
    yine kış gelecek, üşüyeceksin
    benden uzakta neler düşüneceksin
    üşüyorum; ellerin yok
    gittin gideli bir tek düşüm yok"

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :) sevindim bu şarkıyı anımsattığına

      Sil
  2. Yine kafamda milyon soruyla bıraktın beni ama muhteşem olmuş! Eline sağlık mı desem yüreğine sağlık mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkür ederim :) eline sağlık de, el önemli :)

      Sil