17 Temmuz 2011 Pazar

Çocukluk işte

             Aslında ben inanmazdım kaşıkla içilen çayların midede solucan yaratabileceğine çocukken. Midede solucan düşünmek ne kadar ürkütücüyse o kadar ürkütücüydü tek kale maç sahamızın tek kalesinin önüne çekilen arabalar. " Sokak çocukları " na anlam veremezdim büyüklerin ağzından duyunca, çünkü sokaklar zaten çocuklarındı, çocuklar inatçıydı ve her birimiz yeni sokaklar edinmek için çok iştahlıydık. Çocuktuk, özgürlüğün dibine vurup geri atılmıştık dünyaya, yaptığımız bütün yaramazlıkların, sorumsuzlukların envayi çeşit tuhaflıkların geçerli bir sebebi vardı ; çocuktuk..

    Hayat kibarca ve bence yaşanan iki travmanın arasına iliştirilmiş,  ağızda dağılıp aslında hacmi kadar tat bırakmayan tuhaf birşeydir. Özgürlük tam aksi, şu bildiğimiz heryerde olan ufak acı biberler gibi ufak ama acı, dil yakar ama vazgeçilmez. Hayatın ve özgürlüğün ilk farkına vardığım travmam çocukluğuma denk düşer, üstteki girizgah zaten hep bu yüzden. Annemden okkalı fırçalar bir bir yüz rengimi değiştirirken yaşadığımı, annemin karşısında konserve kadar kalırken hala parmaklarımın arasında gezen kum taneleri daha 20 dakika önce ne kadar özgür olduğumu anlatıyordu çocuk kafama. Daha 20 dakika önce oradaydık, özgürlük lafı geçince bir çocuğun aklına gelen ilk yerde, sonunu göremediğimiz belki de bu yüzden özgürlüğün kocaman engellenemez güçlü birşey olduğunu aşılayan yerde, denizin kıyısında. Pantolonunun paçalarını özenle katlayıp ilk adımını atan bizi ( şimdiki gibi ) özgürlüğe ulaşmamız için cesaretlendiren ve bunu yaparken yüzünde o masum gülümseme olan Onur'du. Bense kıyıda oturmuş bi paçamı katlamış ne karaya ne denize ait olmama hissi yerine iki tarafa da ait olma hissiyle bir türlü diğer paçasını katlayamayan, bir gözüyle denize hayran hayran bakarken diğeriyle binalara bütün çocuk nefretini kusan korkak ama cesur ben. Sonunda kararımı verip ayaklarımı soktum denize, özgürlüktü ama sonuçta özgürlük öyle körü körüne atlanabilecek birşey olmamalıydı, en azından bu kadar basit olmamalıydı. Küçük ayaklarım suya ilk temas ettiğinde boynumdan beynime yükselip dağınık halde kafa tasımda patlayan çok renki kabarcıklara sahiptim. Gelen ilk yüksek dalgayla birlikte midem de kasıldı bacaklarım gibi, özgürlüğün tadı dedikleri şey bu olmalıydı. Aldırmamak olmalıydı bilmem kaç dakika sonra eve vardığımda yiyeceğim azara, gelen ilk yüksek dalgayla pantolonumun ıslanmasına aldırmamak. Ve işte o özgürlük biberinin acı ama ateşli tadıyla, ıslak pantolonlarla eve doğru yürürken ağzımızda en sevdiğimiz şarkılar ve yüzümüze tuhaf tuhaf bakan ama bizimle aynı şekilde yürüyen insanlar, biz ıslak pantolonlarımızı onların kuru düzenli güzel kıyafetlerine karşı özgürlük flaması olarak dalgalandırırken daha bir gururluyduk artık..

    Çocuktuk, özgürdük daha ne olsundu. Fakat birşey daha oldu, evde azarın üstüne en sevdiğim tatlıyı yedim.Çocuktum, özgürdüm, en sevdiğim tatlıyı yedim asıl şimdi daha ne olsundu..
 

4 yorum:

  1. Oku-yorum

    Önce konuşmayı, sonra susmayı öğrettiğimiz çocuklar...Önce sokağa gönderip, sonra sokaklarda jop'ladığımız çocuklar...Önce uyumalarını, sonra uyanık olmalarını beklediğimiz çocuklar...İçimizde büyümeyen bir çocuk varmış güya; yalan! kuyruklu yalan! Biz büyümediysek, nasıl böyle kirlendi dünya?

    Masal masal matitas/ Pinokyo'yuz az-biraz...
    Büyüklük işte...
    Ellerinize sağlık; üretken arkadaş!

    YanıtlaSil
  2. teşekkür ederim :)
    Aslında sanırım büyükler çocukları kıskanıyor, bi şekilde çocukların dünyasını anlamamak ve kendi yasaklarımızı onların çocuk hallerine adapte etmek gibi bir durumumuz var. Anlayacağın ben bi yazı daha yazarım buraya :)

    birde sen okuyup yorum yazasın diye yazı yazılabilir bi bloga onu farkettim :)

    YanıtlaSil
  3. (D)OKU-YORUM

    Madem ben ''okur'' um, siz ''yazar'';
    o halde okur-yazar'lığın çok lüzumu var...

    YanıtlaSil
  4. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil