23 Mart 2015 Pazartesi

       Fransa' nın giyotin ile idamı onayladığı tarihten bilmem kaç yüz yıl sonra arabada oturmuş kendi giyotinlerimizi bileyliyorduk. İki kişiydik, kimse candy crush oynamıyordu, kimse konuşmuyordu, kimse iki kişi olduğumuza inanmazdı. Ada bile alay eder gibi seyrekleşmiş ışıklarının göz kırptırarak, nasıl olduğumuzu sormak yerine, nasıl olduğunuz belli ne bekliyorsunuza getiriyordu konuyu. Ve koca sessizliğin içinde, iki şişe biranın çınlaması boğum boğum büyüyerek adaya kadar ulaşınca, rahatlamış gibi biraz daha sessizlik peyda etti ortaya. Eğer iki yakın arkadaş iseniz ve arabada adaya karşı park halindeyseniz, bira çınlaması boks maçı ziliyle aynı işe yarar, tek fark siz havaya yumruk atarsınız. Telefonu teybe bağlayıp " Orhan mı ? " diye sordu. " Hayır . " dedim " Müslüm " .
Adettendir, ilk yudumlar cümle kurulmadan içilir, bizim de zaten pek niyetimiz yoktu. Biranın ilk yudumunun ağızda bıraktığı tuhaf tat mı yüzümüzü ekşitti yoksa başka bir şey mi vardı, anlamaya da niyetimiz yoktu. Sessizliğe ilk ses bombasını Zafer bıraktı.



" Metroda gördüm onu. "

" Kimi ? "

     Dönüp baktım, dudağının kenarındaki eskiden kalıp bu günü beklemiş gülümsemesinden, sonra elindeki birayı şarap şişesi gibi tutmasından anladım. Böyle anlarda anlamak, beklemeyi gerektirir.

" Çok tuhaf olmuş, uzun zaman önce iyi dilekler dışında ona karşı bir şeyler hissetmeyi bırakmıştım zaten biliyorsun. Fakat aklımda hep güzeldi, hep sıcaktı. Yanından geçerken dönüp bir daha baktım, yüzüne, daha derine ama yok, o, o değil gibi. Başka birisine bakıyor gibi hissettim, o çirkin, ben suçlu. "

     Yine sessizlik, birbirimize değil adanın göz kırpıp nasıl gidiyor diye soran ışıklarına bakıyoruz. Aklımdan tuhaf şeyler geçiyor, geçiyor da kayalara inip dalgalara tutuna tutuna adalara, ışıklara gidiyor. Işıklara ulaşınca, burası çok güzel gelsene der gibi el sallamaya başlıyorlar, hareket etmediğimi de görünce sinirlenip aklımdan geçen diğer tuhaf şeyleri yanlarına alıyorlar. Ada giderek aklımdan geçen yüze benziyor, onunda saçları böyle sıcak sıcak parlıyor. Sonra o parlaklık yükselip bulut oluyor, gece vakti yağmur yerine koku bırakıyor. Daha sonra ben düşmeden yakalayıp içime çekiyorum da içimde lunaparktan azad edilmiş çarpışan araba heyecanı. Acaba diyorum kendi kendime, bir gün beni bırakıp giderse, sonra bir yerde denk gelirse böyle mi düşünür. Böyle düşünsün, içinde kalmasın, üzülmesin çünkü Zafer üzülmüyor, tuhaf bir hisle anlatıyor, özgürleşmiş gibi, eskiyle vedalaşır gibi.

" Bir yerin mi ağrıyor ? Üşüdüysen camı kapatayım . "

" Yok yahu nereden çıkardın ? " diyorum altıma aldığım, bilmem kaç sene önce kırılan sağ ayağımın ağrıdığını fark ederek.

" Ne bileyim oğlum, elin burnunda, derin nefes alınca sıkıntı var zannettim. "

Müslüm " kaç kadeh kırıldı " diye sarhoş gönlünün hesabını tutarken bir şey söylemeden arabanın kapısını açıp iniyorum, peşimden kayalıklara geliyor.

" Şu ışıklar sabahtan beri bize göz kırpıyor, iş mi atıyor sence ? "

" Merak etme Sancho, bir de yanımıza Rocinante bulunca intikamımızı alacağız ! "
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder