3 Eylül 2014 Çarşamba
27 Ağustos 2014 Çarşamba
Çok sıktım
çok sıkıldım,
iki hafta,iki gün ya da
iki saatliğine
maviye yakın bir tebessümle,
sonra farkedince kuşların gittiğini
o ejderha devrine
yine yeniden
yıkıldım..
ki yağmurlar yağacaktı
henüz giyilmemiş bir hırkayı
paylaşacaktık,
belli, kapının önüne serilmiş
bir yalnızlığın var,
karanlık dahi sürtünemez odalarına..
ah o kaburgalarından içine akan ırmak
akıntıyla içini içine çeken,
oysa bağıracaktım adını
aklım bembeyaz kalana kadar,
bak yığılıyor bulutlar şimdi
ilk defa solmuş gibi gittikçe karararak
temelinden sarsıyor gözlerinin ahengi
ayakta alkışlanan savaşı,
ve damarlarımda atan mızrak.
sıkı tutun beni
gidersem kaderi ikiye böleceğim boynumdaki hançerle...
20 Ağustos 2014 Çarşamba
* kendime ve ağustosta rahat nefes alamayanlara
Ve mutlaka sadece sana ait olan kapı çok zamansız açılır. Uykunun en tatlı anında, beyninin en yorgun kısmında, ellerinin en soğuk mevsiminde, Sirkeci' de ya da dünyanın herhangi bir yerinde. Gerçek kadar güzel ve tutarlı serüvenlerini uç uca eklesen, bir arpa boyu yol alamazsın, peki ya bu zamansızlık, zamanın kendini giderek yok etmesi. Doğru ya, sen ancak tutarsızlığının tutarlılığıyla gerçek olduğuna ispat bulansın.
Sabahları söndürülmesi unutulmuş yıldızlar, laubali ve afaki bir kaç bulut, tel örgülerde yırtılmış yağmur damlaları birikiyor içinde. Kendinle konuş, konuş ki göğsünün arasından geçip duran trene istasyon bulmalısın. Hem o istasyonda şimdi hafif hüzünlü bir rüzgar, kaplan yarası bakışlar, kulaklara sıkışan sesler, eylemi yoran ekler, raylar, sevgiyle harbe tutuşan sevmekler, seyrinin tam ortasından geçip rüyayı tuz buz ederek yastığının altına, bir sır biliyormuş gibi çırpınan dudaklarına ve bütün kısımlarının birbirine düşman olduğu ruhuna ilişen bir uyku vardır. Belki bu bütün korkmuşluğun ve talihsizliğin kaderinin kendine mahsus zabitleridir. Umut ; gözünün önündeki flaş patlamasıdır, umutsuzluk ise zifiri karanlıkta görmeye çalışmak. İkisinin arasında geçen zaman hayatın kendisidir. Fakat aklın afili tavrı kalbin masum saflığına sökmez, iki düşman sadece savaş meydanında hemhâl olsa da, biri mutlaka yenilir.
Ve birikmeye devam eder içinde, bir sürü sönmüş sokak lambası, geceleri görmeyen güvercinler, babalar, iş başında, mezar taşında.
Ve o kapı açılır, mutlaka en zamansız anda.
Ve şanslı olmak için ayak tabanına nal çakılmaz...
Ağustos bitsin artık...
Ve mutlaka sadece sana ait olan kapı çok zamansız açılır. Uykunun en tatlı anında, beyninin en yorgun kısmında, ellerinin en soğuk mevsiminde, Sirkeci' de ya da dünyanın herhangi bir yerinde. Gerçek kadar güzel ve tutarlı serüvenlerini uç uca eklesen, bir arpa boyu yol alamazsın, peki ya bu zamansızlık, zamanın kendini giderek yok etmesi. Doğru ya, sen ancak tutarsızlığının tutarlılığıyla gerçek olduğuna ispat bulansın.
Sabahları söndürülmesi unutulmuş yıldızlar, laubali ve afaki bir kaç bulut, tel örgülerde yırtılmış yağmur damlaları birikiyor içinde. Kendinle konuş, konuş ki göğsünün arasından geçip duran trene istasyon bulmalısın. Hem o istasyonda şimdi hafif hüzünlü bir rüzgar, kaplan yarası bakışlar, kulaklara sıkışan sesler, eylemi yoran ekler, raylar, sevgiyle harbe tutuşan sevmekler, seyrinin tam ortasından geçip rüyayı tuz buz ederek yastığının altına, bir sır biliyormuş gibi çırpınan dudaklarına ve bütün kısımlarının birbirine düşman olduğu ruhuna ilişen bir uyku vardır. Belki bu bütün korkmuşluğun ve talihsizliğin kaderinin kendine mahsus zabitleridir. Umut ; gözünün önündeki flaş patlamasıdır, umutsuzluk ise zifiri karanlıkta görmeye çalışmak. İkisinin arasında geçen zaman hayatın kendisidir. Fakat aklın afili tavrı kalbin masum saflığına sökmez, iki düşman sadece savaş meydanında hemhâl olsa da, biri mutlaka yenilir.
Ve birikmeye devam eder içinde, bir sürü sönmüş sokak lambası, geceleri görmeyen güvercinler, babalar, iş başında, mezar taşında.
Ve o kapı açılır, mutlaka en zamansız anda.
Ve şanslı olmak için ayak tabanına nal çakılmaz...
Ağustos bitsin artık...
23 Temmuz 2014 Çarşamba
henüz bitmemiş şiir
ah o boynundaki ilk yaz kokusu
ve bileklerindeki bulutları
kaybetme korkusu,
çekilirken limandan gözlerinle
ürkek ve tedirgin
bir güvercinle denk gelirim,
belki ellerinle hazırladığın
bir gün
geç kaldığın yerlere uğrayıveririm
durulmuyor işte menekşe rengine kesen
ruhum yepyeni bir ağaç halinde
büsbütün yarattığın baş dönmesiyle
kapını bekleyen çiçeklere saklanıyorum,
sesinin verdiği uyuşukluk ile
yirmi dokuz yerimden yasaklanıyorum,
hem o üstüme örttüğün gece
neyin nesi,
yıldızlar çiziyor omuzlarımı
boynuna aşk diye emanet
inci dizecek olsam,
boynundan
boynuma
ilk yaz nefesi..
ve bileklerindeki bulutları
kaybetme korkusu,
çekilirken limandan gözlerinle
ürkek ve tedirgin
bir güvercinle denk gelirim,
belki ellerinle hazırladığın
bir gün
geç kaldığın yerlere uğrayıveririm
durulmuyor işte menekşe rengine kesen
ruhum yepyeni bir ağaç halinde
büsbütün yarattığın baş dönmesiyle
kapını bekleyen çiçeklere saklanıyorum,
sesinin verdiği uyuşukluk ile
yirmi dokuz yerimden yasaklanıyorum,
hem o üstüme örttüğün gece
neyin nesi,
yıldızlar çiziyor omuzlarımı
boynuna aşk diye emanet
inci dizecek olsam,
boynundan
boynuma
ilk yaz nefesi..
15 Temmuz 2014 Salı
Mütemadi Lakırdılar 8 -Ellerine İyi Bak-
Ne ara bu kadar büyüdüğünü düşünüyorsan seninle aynı yerinde takılıp kalmışız hayatın sayın okuyucu. Berbere gittiğim zaman oturduğum tabureden, saçlarımı yana yatırmaktan, koşu yarışında beni geçenlerin kafasına taş atmaktan ne zaman vazgeçtim hiç bilmiyorum. Biz halı yıkanan sularla sokağın sonunda baraj yapan, 2. kat boyunda tellerden atlayıp kaçan topun peşine koşan çocuklardık, ne ara bu kadar şeyden iğrenir, bu kadar şeyden korkar olduk. Yalnız aramızdaki tek fark benim kendimle beraber sorunlarımı büyütemem, çocukken yaşadığım sorunların aynılarını yaşıyorum. Mesela hala sürpriz yumurtayı itina ile soyup, tam ortasından ikiye ayırıp, çikolatasını yedikten sonra oyuncağına bakıyorum. Hem hala süper marketlerde çaktırmadan oyuncak reyonuna kaçıyorum. Okula yeni başladığım zamanlardı, rahmetli dedem sayesinde neredeyse her akşam sürpriz yumurta ile beni hayata bağlanır, annemin elinden kurtulup oyuncak reyonuna koşardım, özgürdüm, pervasızdım ve aşıktım.
5 Temmuz 2014 Cumartesi
Nanenin Aroması
Ömrümün en allak bullak zamanları seni düşünerek geçti, dur hemen panik yapma, sen en allak bullak zamanına denk geldin. Gerçi seni çok sakin kafayla düşünebilirim diye bir iddia halinde değilim, hatta geçti gibi bir iddia halinde de değilim. Bütün malzemelerle aynı anda kaba konulup tadını iyice versin diye boku çıkana kadar yoğurulan nane gibiyim, oysa atmadan önce iki tokatta kendime gelirdim. O şimdi senin, nerede olursan ol benden uzakta, oturduğun cafelerin masalarının üzerindeki fesleğenler, avucunun içine alıp sevdiğin çiçekler anlar halimden. Unutma naneyi kullanmadan önce avucunun içinde iki tokat atarsan aroması patlar.
Benim yerime sen dursan sanki daha kolay olurdu, yani daha kolay olmazdı belki ama daha katlanılabilir olurdu. Oysa ben damarlarında adrenalin ihtilali olan heykel gibiyim, insanlar ilerliyor, mekanlar ilerliyor da öyle yer değiştiriyorum. Bütün bu insanlar neden durmuyor anlayamıyorum, ben dururken onlar ilerliyor ve dikkat çekmiyorum. İnsanların dikkatlerini ne acayip şeylerin çektiğini bilsen şaşırırsın. Gerçi sen herşeyi bilirsin gibi bir his var içimde, nereye gitsen bilirim gibi bir his var içimde. Gurur duyuyorum, içimdeki hisler istikrarlı bir saçmalama seviyesinde ilerliyor. Yani dışa vuramıyorum ama bir şeyler ilerliyor, mesela metro. Metro deli gibi ilerliyor ve ben hep uyuyorum, çocukluktan kalma alışkanlık panik anında hep uyumak istiyorum. Uyuyamadığım zamanlarda oyun oynuyorum çünkü uyumadığım zamanlarda aklıma taktir edilesi iradesiyle saçma sapan şeylerle geliyorsun. Hoş ona gelmek denmez daha ziyade gidiyorsun, ki zaten bende 86. levelde takılıp kaldım, canlarım bitince yine seni düşünmeye başlıyorum. Hak ver bana, ya canım bitene kadar seni düşünürsem gerçekten, korkuyorum.
Ben her sabah metroya biniyorum, insan yerin altında olduğunda mekan mefhumunu kaybediyor. Metro ilerliyor, neyin altında olduğunu bilmeyen bir sürü insanla duruyorum. Sağa mı sola mı gittiğini bilmeyen, hangi duraktan çıkarsa çıksın sana uzak düşen. Bu ara metroda yanımda oturup başka saçma sapan şeyler düşünen, ben uyurken yıkılmayayım diye omzuna omzumu sabitlediğim, oyun oynarken dikkatle beni izleyip her yanlış hamlemde aptal der gibi bakan gözlerin senin olmasını çok isterdim.
Bu günlerde 10 saat uyuyorum...
Benim yerime sen dursan sanki daha kolay olurdu, yani daha kolay olmazdı belki ama daha katlanılabilir olurdu. Oysa ben damarlarında adrenalin ihtilali olan heykel gibiyim, insanlar ilerliyor, mekanlar ilerliyor da öyle yer değiştiriyorum. Bütün bu insanlar neden durmuyor anlayamıyorum, ben dururken onlar ilerliyor ve dikkat çekmiyorum. İnsanların dikkatlerini ne acayip şeylerin çektiğini bilsen şaşırırsın. Gerçi sen herşeyi bilirsin gibi bir his var içimde, nereye gitsen bilirim gibi bir his var içimde. Gurur duyuyorum, içimdeki hisler istikrarlı bir saçmalama seviyesinde ilerliyor. Yani dışa vuramıyorum ama bir şeyler ilerliyor, mesela metro. Metro deli gibi ilerliyor ve ben hep uyuyorum, çocukluktan kalma alışkanlık panik anında hep uyumak istiyorum. Uyuyamadığım zamanlarda oyun oynuyorum çünkü uyumadığım zamanlarda aklıma taktir edilesi iradesiyle saçma sapan şeylerle geliyorsun. Hoş ona gelmek denmez daha ziyade gidiyorsun, ki zaten bende 86. levelde takılıp kaldım, canlarım bitince yine seni düşünmeye başlıyorum. Hak ver bana, ya canım bitene kadar seni düşünürsem gerçekten, korkuyorum.
Ben her sabah metroya biniyorum, insan yerin altında olduğunda mekan mefhumunu kaybediyor. Metro ilerliyor, neyin altında olduğunu bilmeyen bir sürü insanla duruyorum. Sağa mı sola mı gittiğini bilmeyen, hangi duraktan çıkarsa çıksın sana uzak düşen. Bu ara metroda yanımda oturup başka saçma sapan şeyler düşünen, ben uyurken yıkılmayayım diye omzuna omzumu sabitlediğim, oyun oynarken dikkatle beni izleyip her yanlış hamlemde aptal der gibi bakan gözlerin senin olmasını çok isterdim.
Bu günlerde 10 saat uyuyorum...
3 Temmuz 2014 Perşembe
Hemhal
Ah şu çok uzaklardan gelmiş gibi mağrur ama gururlu, bin türlü küfrün içinden geçerek, çamur ve çocukluğa bulamış önüme düşen ben. Hangi mevsim olursa olsun titreyecekmiş gibisin böyle, büsbütün soru ve sırla binlerce yıl yaşında. O ki durup dururken omuriliklerinden kurtulmuş, memleketin üzerine akan saçlarıyla, belki yabancı belki de hiç tanımadığın bir şekilde. Kaldı ki beklemek dahi koynuna aldığı sokak lambasıyla köşe başında, kaldırımda oturuyor. Bu bütün dokunulmuş sözlerimle, tek tek derime işlenmiş günahlarımla çağırsa vapurla gideceğim. O ki ay ışığı kondurulmuş gülüşünü gösterdikçe içimde tanımadığım bir hücre ürperiyor.
" parka dolalım
park bizi alır önce
seyrimizden bir sabah kazanır
eğri fakat daha çok eğrilmez bir şoförle
sayısız rampaya katlanır
ya güneşten daha zengin
sofraya diz çökeriz
ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle
oysa sergimize kuşlar gelir uzanır"
Cahit Zarifoğlu
" parka dolalım
park bizi alır önce
seyrimizden bir sabah kazanır
eğri fakat daha çok eğrilmez bir şoförle
sayısız rampaya katlanır
ya güneşten daha zengin
sofraya diz çökeriz
ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle
oysa sergimize kuşlar gelir uzanır"
Cahit Zarifoğlu
1 Temmuz 2014 Salı
çok saçma aynı şeyler
Bazen aynı şeyler farklı şekillerde söylenir ya da birbiri ile alakalı olmayan şeyler sana aynı durumu izah ediyormuş gibi gelir. Bu çok saçma, çok alakasız. çok aptalca olabilir ama anlarsın işte, ilk kez balığa çıkan çocuğun yakaladığı ilk balığın heyecanı ile yakalarsın. Sevgiline yaptığın ilk yemek için kestiğin soğanın seni ağlatması gibi, bunlar gibi ;
*
küçük anne, kelepir kız,
bir şey söyle bana,
bana bir laf et ki binlerce,
onbinlerce görüntü anlatamasın.
genceli nizami'nin dediği gibi
taşı onunla yıkasalar
üzerinde akik biter,
bakışların ki...
ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreya
*
*
küçük anne, kelepir kız,
bir şey söyle bana,
bana bir laf et ki binlerce,
onbinlerce görüntü anlatamasın.
genceli nizami'nin dediği gibi
taşı onunla yıkasalar
üzerinde akik biter,
bakışların ki...
ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreya
*
Can't Take My Eyes Off You - Walk off the Earth (Feat. Selah Sue)
30 Haziran 2014 Pazartesi
Nasıl unutabilir insan çaresizlikle karşılaştığı ilk yeri ? O tanışma anına şahitlik edenleri nasıl silip atabilir ? Ekseriyetle sigara içmeye yarayan ve çocuk gibi kalem çiziği ellerimin yüzümü serbest bıraktığı gecelerde dönüp dönüp göğe bakıyorum. Kafamın üstünde milyon yıldız, bazıları söneli yıllar olmuş olabilirmişmiş. Şimdi hangisini silip atacağım bilmiyorum. Bu banklar ne kadar çok acı biriktirmiş, hangi bank beni kucağına oturtmuştu o gün hatırlamıyorum. Zarifoğlu söylemiş " ne çok acı var ", arkadaşlarım söylüyor " kafana takma", ulan herkes bir şeyler söylüyor, iyiliğim içinmişmiş.
Ben de biliyorum hep haklısınız, hatta bir tek bunu biliyorum hepiniz haklısınız, bi benim haksız olan, hiç bi bok bilmeyen, hiç bi şey hak etmeyen bi tek benim anasını satayım. İyilikler sizin olsun, ben çoktan sönmüş olabilecek yıldızlara isim takmaya devam edeceğim, yaptıklarım için pişman olup yapmadıklarıma daha çok pişman olacağım. Şimdi izin verirseniz bir sigara daha yakacağım. Çünkü cevabını bulmam gereken lanet bir soru var, nası unutacağım bu soktuğum çaresizliğiyle tanıştığım ilk yeri ? Belki onu bulursam, bir ihtimal son çaresizliğimden nasıl kurtulacağımı da anlarım.
Bu aralar çok çay içiyorum...
Ben de biliyorum hep haklısınız, hatta bir tek bunu biliyorum hepiniz haklısınız, bi benim haksız olan, hiç bi bok bilmeyen, hiç bi şey hak etmeyen bi tek benim anasını satayım. İyilikler sizin olsun, ben çoktan sönmüş olabilecek yıldızlara isim takmaya devam edeceğim, yaptıklarım için pişman olup yapmadıklarıma daha çok pişman olacağım. Şimdi izin verirseniz bir sigara daha yakacağım. Çünkü cevabını bulmam gereken lanet bir soru var, nası unutacağım bu soktuğum çaresizliğiyle tanıştığım ilk yeri ? Belki onu bulursam, bir ihtimal son çaresizliğimden nasıl kurtulacağımı da anlarım.
Bu aralar çok çay içiyorum...
26 Haziran 2014 Perşembe
Süheyla' ya son mektup
Çaresiz bir mermidir aklım, kendi kaderinden habersiz, dokunulmadığı sürece soğuk, tek başına zararsız. Hangi elin eline geçerse geçsin yanlış, hep düşman ve sevimsiz. Daha kaç kere bilmem kaç kilometre hızla zırhına çarpacağım, ağzım yüzüm kan revan. Kaç kere düşeceğim koca koca gökdelenlerin tepesinden, ağzım yüzüm hep kan revan. Daha kaç kere kaç kere diye soracağım. Kalbimin yüzüme bakmaya yüzü yok, vicdanımın yüzüme bakmaya yüzü yok, aklımın yüzüme bakmaya yüzü yok. Vicdanımın kalbime, kalbimin aklıma, aklımın vicdanıma bakmaya yüzü yok. Damarlarımda bir deli bir cellat bir şeytan ile yaşıyorum, hangi dilde anlatsam dinlersin hikayemi.
24 Haziran 2014 Salı
Dönüyor gözleri sonsuz rüyadan
Göğsünde bir ejderha kanadı
Bu evler geriyor şehri
ve yalnızlık
Boş ellerin kutsal tapınağı..
Bu bütün duvarlarıyla delirerek
hem daralarak avuçlarında
bin çeşit göz,
nasıl bir alevdir saçlarında yakan rüzgar
koca geceyi emerek hoyratça
tam ortasına sapladığı
o asil damarlarıyla
nasıl bir köz,
ki işte gidiyor
birden ve zamansız kurtulmuş bulutlardan
mutlaka dünyaya dökülecek saçlarıyla
başka bir hal oluyor durup düşünmek
kim bilir hangi trene binecek
burada ya da başka bir memlekette
yalnızlık yüzünü göğe çevirmiş bekleyecek..
ben ki sırılsıklam ve umursamaz
gördüğüm bütün sokaklarda ölüyorum,
ah o siyah saçlarına kondurduğu
ceylan duruşuyla
gülüşünde bilmem kaç senelik meltem
bir şeye geç kalmış gibi
yürüyor
her adımı bir söze bulaşmış
gidişi her şeyi yerli yerine oturtan deprem
Katrana iştah açan gözlerinle tanıştım
tatlı bir yalnızlık edinmişsin bakışlarınla
dudaklarında bin çeşit sevda sayhası
yağmanı bekliyorum, saçlarının da..
Göğsünde bir ejderha kanadı
Bu evler geriyor şehri
ve yalnızlık
Boş ellerin kutsal tapınağı..
Bu bütün duvarlarıyla delirerek
hem daralarak avuçlarında
bin çeşit göz,
nasıl bir alevdir saçlarında yakan rüzgar
koca geceyi emerek hoyratça
tam ortasına sapladığı
o asil damarlarıyla
nasıl bir köz,
ki işte gidiyor
birden ve zamansız kurtulmuş bulutlardan
mutlaka dünyaya dökülecek saçlarıyla
başka bir hal oluyor durup düşünmek
kim bilir hangi trene binecek
burada ya da başka bir memlekette
yalnızlık yüzünü göğe çevirmiş bekleyecek..
ben ki sırılsıklam ve umursamaz
gördüğüm bütün sokaklarda ölüyorum,
ah o siyah saçlarına kondurduğu
ceylan duruşuyla
gülüşünde bilmem kaç senelik meltem
bir şeye geç kalmış gibi
yürüyor
her adımı bir söze bulaşmış
gidişi her şeyi yerli yerine oturtan deprem
Katrana iştah açan gözlerinle tanıştım
tatlı bir yalnızlık edinmişsin bakışlarınla
dudaklarında bin çeşit sevda sayhası
yağmanı bekliyorum, saçlarının da..
28 Mart 2014 Cuma
Gömlek Ütüsü
* Ve o gün bugündür kendine gelemeyene , sabahın 5' inde
Uyanmak için çok erken bir saat, uyumak için ise çok geç. Sokaklar henüz ışıklarını söndürmemiş fakat kararını vermiş sertlikte. Zaten İstanbul'da tepe kalmadı, bunu geçelim olmaz mı ? Hepinizi tanıyor ama uzun zamandır görmüyor gibiyim ya da hiçbirinizi tanımıyor ama bir yerlerde görmüş gibi. Bendeniz Turgut U. uzun zamandır yokum ve hala, tanışalım mı ?
Sokağa çıktığınızda siz de benim gibi tedirgin olmuyor musunuz ? Her yüzde yeni bir yalan göreceğim diye, her yalanda insanlardan biraz daha soğuyacağım üstelik soğuduğumu belli etmemek için ben de yalan söyleyeceğim diye ? Aranızdaki tek yalancı ben miyim ? Aranızda tek tedirgin olan ben miyim ? Sokaklar herkes dışarıdayken de bana ait, kimse yokken de - acele etmememin sebebi o sana bir türlü anlatamadım -. Bütün el hareketleri birbirinin aynısı ne acı, herkesin gülüşünde bir toparlanma görmek. Benim gibi hep yanlış yerlere bakıyorsanız her baktığınız noktaya bir umutsuzluk kaydedilmiştir çoktan, size ait olsa da olmasa da, ben üstüme alınan cinslerdenim, üretim hatasıyım. Hep yanlış duraklarda beklediğimden beklediklerime sitem edemiyorum. Ulan ne vardı haklı olsaydım da ağız dolusu küfür edebilseydim kana kana diyorum, ediyorum, yine haksız oluyorum. İki köşe parçası kayıp puzzle kaderimi baş köşeye asmışım, kayıp olmasa güzel olacak diye. Olasılıklarla şekillenip tesadüflerle ilerleyen ucuz prodüksiyonlu Türk dizisi hayatımdaki tek sağlam durum tutarsızlıklarımdaki tutarlılık. Hal böyleyken rica ediyorum, ütü bilen biri yardım etsin.
Başımdan geçen kötü tecrübeler referans olarak kabul görseydi şu anda herhangi bir holdingde CEO olabilirdim. Ki emin olduğun nadir şeylerden biri bu hayat denen lanet oyunu becerebilen iyi insanlar ile becerebilen kötü insanların sayısı , kaybedenlerin yanında bir hiç. O yüzden kaderimi de suçlayamıyorum, talih denen meret size alkolle keyif verip ertesi gün ki baş ağrısıyla eziyet çektirir. Arada kalan zamanda - eğer şansı iseniz kabus yerine - gördüğünüz rüya da mutlu hissetmenizi sağlar, ancak rüyada. Düşünsenize beceremediğimiz, başlayamadığımız aşkların yaşadıklarımızdan daha fazla olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. Rastlantı, kısmet ve şanssızlık ayarları bozulmuş kaderimizi elimize alıp teknik servisine götürmeli, eğer hala garantisi bitmediyse. Çaresizlik dehanın hem Azrail'i hem Cebrail'idir !
Soyut ile somut arasındakine ne dersin bilmiyorum ama ben bi kahve içelim derim. - Dedim de, o da bahşiş olarak masaya bir gülüş bıraktı ki güneş kıskançlığından kaçtı, yağmur başladı - . Elimle tutamayıp tenimde hissettiğim yüzlerce şeyin var olduğu dünya da başka ne diyeceğim. Belki de ben çok hisli bir insanım bilmiyorum. Bilmediğim o kadar çok şey var ki bu yaşta artık öğrenmek midemi bulandırmaya başladı, kussam içimden bir sürü soru çıkacak. Madem çıkarıyoruz, blöfünüzü görüyorum beyler bayanlar, deli gömleklerini ütüleyin, ütüsüz sokağa çıkılmaz. Daha sık görüşeceğiz.
Selametle...
20 Aralık 2013 Cuma
15 Aralık 2013 Pazar
Aşka dair monolog
-Kendine gel ve elinde ne varsa yere bırak. Göğe bak, aslında giden sadece bulutlar, kimsenin bir yere gittiği yok. Çok zor biliyorum, kendimi sana inandırmak adına bir sürü yalan söylemeliyim. Beni mecbur bırakma çünkü mecburiyet seçimlerin bittiği ana denk düşen karanlıktır. Karanlıktan korktuğumdan değil, karanlığa çok alışığım aslında, karanlık içinde bir sürü yüz gördüm, bir sürü yüzde karanlık. Misal aşkın kaç yüzü varsa hepsi orada fakat hakkını yemeyeyim en son gördüğüm yüzü karanlık değildi. Aksine beyazdı, gözleri vardı kocaman, dudakları yeni şiir söylemiş gibi sesine o kadar yakışmış, saçları hangi okyanusun dalgası kim bilir, benim bilmediğim kesin. Görmeni isterdim çünkü ben de bir daha görebilir miyim bilmiyorum. Çünkü aşk hiçbir şey vaat edemeyeceğin zamanda, sen tam kılıcını çekmiş samuray onuruyla dururken tüfeği bulmuş batılılar gibi dikilir karşına. Vurduğu yerde dil biter, konuşmak toprağa atılan naylon torba gibi bin yılda ancak yerini bulur. Sonsuzdan başlayan geri sayım kadar meczup ama umutlu, mutlak mağlubiyete karşı gerilen göğsün çarpıntısı, en hunharca esir alınma şekli, sebepsiz yere yağmur yağması. Ah aşk, en kederli anda gülümserken fotoğrafının çekilmesi. Kimseye inandırmazsınız...
15 Eylül 2013 Pazar
Süheyla' ya 2. Mektup
Süheyla ağlayalım mı ?
Bak, herkes bir sırrımı biliyormuş gibi yalnız ve çıplak bırakıyor beni. Göğsümde yüz binlerce ejderha çarpışıyor, ciğerlerime su yetiştiremiyorum. Mutlak olan can yakar, dünyanın fütursuz cesaretine karşı afaki ninniler söylüyorum. Süheyla ezelden beri çok yorgunum artık, her sokak başında kaybettiklerimi arıyorum.
Kırılacak ne varsa tuz buz oldu, hayatın sillesiyle rütbe atladık. Oturup ağlamamak mı delikanlılık çünkü İstanbul bir türlü deniz olmuyor anlıyor musun ? Ben anlamıyorum, nasıl oluyor da bedenimin tam ortasında yirmi küsur senedir pasif olan yanardağ birden patlayıveriyor üstelik iç organlarımın hiç birini eritmiyor. Aşk omurgasız bir canlıdır Süheyla her seferinde bizim körlüğümüze denk gelen. Dünya aşkla döner, eyvallah, bence de. Peki neden sevdiklerimiz gidince dünya durmaz, dönmeye devam eder ? Bu dünya kime aşık Süheyla sana mı ? Söyleme kaldıramam, zaten kendimi zor kaldırıyorum yataktan,yastığımın içinde kaç imparatorluk tarafından esir alınıyorum da akli dengemin tel cambazı haline şaşarsın, yel eser, tel titrer, elimde iki ucu oklu değnek bir sağıma batar bir soluma. Yastığım diyorum, yaptığı düpedüz ibneliktir, olmaz olsundur.
Ah saçmalıyorum çok belli, çünkü kafa karışıklığı insanın en sık karşılaştığı rahatsızlık belirtisi. Aslında korkmuyorum olandan , gelecekten daha çok. Aslında özlüyorum da serde delikanlılık var. Aslında bir bisikletim vardı benim küçükken, on sekiz vites, gece mavisi, çok afilli. Ayağım yetişmezdi koltuğa oturunca, çok üzülürdüm çok süt içerdim uzamak için. İşte şimdi yine ayağım pedala yetişmiyor ki çevireyim dünyayı, çok üzülüyorum, çok sigara içiyorum bi boka fayda etmiyor. Biliyorum içinde saatli bomba taşıyorsan koluna saat takmanın manası yok. Saatler de zaten pek dürüst davranmıyor. Bak gece yine üstümüze çekiliyor, ben huysuz çocuk debelene debelene üstümden atıyorum da gece yine anne gibi üstümü örtüyor. Bazen diyorum bazen ama çok nadir, tutayım saçından - ama senin değil hayatın - çekeyim kendime, yapışayım dudaklarına - ama senin değil hayatın - kanatana kadar öpeyim. Tutayım diyorum da ellerimin yerini hiç bir şey tutmuyor, savaşmadığımdan değil savaşamadığımdan sevişeyim diyorum, hayat beni tomalarla komalara uğurluyor. Bu serbest düşüşün sonu serbest sekiş olur da kendimi nerelerde bulamam diye korkuyorum. Bana bilmediğim bir dilde hikaye anlatmışlar halbuki hep, sokaklarda çıplak ayak koşmak çok zormuş, sokaklar kirliymiş, bir varmış, bir yokmuş..
Her neyse ne diyordum Süheyla Ağlayalım mı ?
Delirmek üzere ...
Bak, herkes bir sırrımı biliyormuş gibi yalnız ve çıplak bırakıyor beni. Göğsümde yüz binlerce ejderha çarpışıyor, ciğerlerime su yetiştiremiyorum. Mutlak olan can yakar, dünyanın fütursuz cesaretine karşı afaki ninniler söylüyorum. Süheyla ezelden beri çok yorgunum artık, her sokak başında kaybettiklerimi arıyorum.
Kırılacak ne varsa tuz buz oldu, hayatın sillesiyle rütbe atladık. Oturup ağlamamak mı delikanlılık çünkü İstanbul bir türlü deniz olmuyor anlıyor musun ? Ben anlamıyorum, nasıl oluyor da bedenimin tam ortasında yirmi küsur senedir pasif olan yanardağ birden patlayıveriyor üstelik iç organlarımın hiç birini eritmiyor. Aşk omurgasız bir canlıdır Süheyla her seferinde bizim körlüğümüze denk gelen. Dünya aşkla döner, eyvallah, bence de. Peki neden sevdiklerimiz gidince dünya durmaz, dönmeye devam eder ? Bu dünya kime aşık Süheyla sana mı ? Söyleme kaldıramam, zaten kendimi zor kaldırıyorum yataktan,yastığımın içinde kaç imparatorluk tarafından esir alınıyorum da akli dengemin tel cambazı haline şaşarsın, yel eser, tel titrer, elimde iki ucu oklu değnek bir sağıma batar bir soluma. Yastığım diyorum, yaptığı düpedüz ibneliktir, olmaz olsundur.
Ah saçmalıyorum çok belli, çünkü kafa karışıklığı insanın en sık karşılaştığı rahatsızlık belirtisi. Aslında korkmuyorum olandan , gelecekten daha çok. Aslında özlüyorum da serde delikanlılık var. Aslında bir bisikletim vardı benim küçükken, on sekiz vites, gece mavisi, çok afilli. Ayağım yetişmezdi koltuğa oturunca, çok üzülürdüm çok süt içerdim uzamak için. İşte şimdi yine ayağım pedala yetişmiyor ki çevireyim dünyayı, çok üzülüyorum, çok sigara içiyorum bi boka fayda etmiyor. Biliyorum içinde saatli bomba taşıyorsan koluna saat takmanın manası yok. Saatler de zaten pek dürüst davranmıyor. Bak gece yine üstümüze çekiliyor, ben huysuz çocuk debelene debelene üstümden atıyorum da gece yine anne gibi üstümü örtüyor. Bazen diyorum bazen ama çok nadir, tutayım saçından - ama senin değil hayatın - çekeyim kendime, yapışayım dudaklarına - ama senin değil hayatın - kanatana kadar öpeyim. Tutayım diyorum da ellerimin yerini hiç bir şey tutmuyor, savaşmadığımdan değil savaşamadığımdan sevişeyim diyorum, hayat beni tomalarla komalara uğurluyor. Bu serbest düşüşün sonu serbest sekiş olur da kendimi nerelerde bulamam diye korkuyorum. Bana bilmediğim bir dilde hikaye anlatmışlar halbuki hep, sokaklarda çıplak ayak koşmak çok zormuş, sokaklar kirliymiş, bir varmış, bir yokmuş..
Her neyse ne diyordum Süheyla Ağlayalım mı ?
Delirmek üzere ...
10 Eylül 2013 Salı
Adaptasyon
Varoluş meselesini windowstan gelen kaçak Xp uyarılarıyla kontrol eden insanmışım meğer ben.Uzun süredir bu uyarıyı da görmeyince düştüğüm dehşet beni günler, aylar sonra buraya attı.
60 yaşlarındaki bir mimarı ;bilgisayarda ölçü almak yerine,elinde metreyle şantiyede dolaştığını gördüğümde şöyle söylemiştim içimden:Yeniliklere neden kapatırız kendimizi?
60 yaşlarındaki bir mimarı ;bilgisayarda ölçü almak yerine,elinde metreyle şantiyede dolaştığını gördüğümde şöyle söylemiştim içimden:Yeniliklere neden kapatırız kendimizi?
(Stv belgesel kuşağındaki esrarengiz sesle )
''Muhteşem tabiatın insanoğluna sunduğu en ilkel davranış:Adaptasyon''
Mağara adamlarının akşam çaylarında kurabiye yerine taş ikram ettiği günden bu güne hiçbir şey değişmedi aslında.
''Muhteşem tabiatın insanoğluna sunduğu en ilkel davranış:Adaptasyon''
Mağara adamlarının akşam çaylarında kurabiye yerine taş ikram ettiği günden bu güne hiçbir şey değişmedi aslında.
-Okulun veya işin ilk günü insanlar tanı ve yenilerini tanımanın zorluğunda ikisine de katlan.
-Sevgiliye yazılmış 'hay sıçayım biz bunları eskiden başka sevgiliyle konuşmuştuk,sen al şu eski konuşmalardaki özneleri değiştir.
-Yıllarca Kadıköy'den Taksim'e Karaköy'den değil de Beşiktaş'tan git.
-Bildiğin tüm programların en eski sürümlerini kullan.Görünümün ve kullanımın değiştiği gün unutma öleceğiz.
-Bakkaldan hep aynı peyniri al.
-Sürekli aynı yönetmen veya oyuncuların filmlerini izle.
-Sevgiliye yazılmış 'hay sıçayım biz bunları eskiden başka sevgiliyle konuşmuştuk,sen al şu eski konuşmalardaki özneleri değiştir.
-Yıllarca Kadıköy'den Taksim'e Karaköy'den değil de Beşiktaş'tan git.
-Bildiğin tüm programların en eski sürümlerini kullan.Görünümün ve kullanımın değiştiği gün unutma öleceğiz.
-Bakkaldan hep aynı peyniri al.
-Sürekli aynı yönetmen veya oyuncuların filmlerini izle.
-Hep aynı ülke,şehir,mahalle ve evde yaşa.
-Hayatını tamamiyle yaşanmicak düzeye getirene kadar tüm yeniliklere ve öğrenimlere kapat kendini.
Alışkanlığa daha yakın gibi görünse de ,içgüdüsel olarak adapte olamama korkusu daha etkin sanırım.Tembellik ya da bıkkınlık da olabilir.Bilemiyorum.
Ve bunlara benzer karın ağrıları.
*Buraya yazmayışımın ana sebebi de arayüzün değişmesidir belki.
**Kavram karmaşası yaşamış olabilirim,affola.Kelime kurmak hiç kolay olmadı zira bunca zaman sonra.
**Kavram karmaşası yaşamış olabilirim,affola.Kelime kurmak hiç kolay olmadı zira bunca zaman sonra.
19 Haziran 2013 Çarşamba
Belki sen de biliyorsundur nereden bilecekler
Babamı bekliyorumdur belki milyonlarca parkın içinde
ışık vardır, ıslık vardır, barikatlar cabası
hayırlı bir iş için düğümlüyoruzdur damarlarımızı ikimiz de
belki de..
Varlığımı kanıtlamaktan dönüyorumdur
terk edilmiş tren istasyonundan
belki kuş bekliyorumdur ha kondu ha kaçacak
nereden bilecekler
raylara isyan basıyorumdur
ben düşününce sen de var oluyorsundur belki de,
sokaklar soluyordur hatta
en geçerli manifestodur hayat
özgürce öpüşebilmemizin ikramı tazyikli yağmursa
sırılsıklam aşık olalım bırak..
bak işte
sen geçmişten acılar derlemişsin,
benim ciğerlerimde çocuklar var
sökülüp atılacak,
hayırlı bir iş için suçluyuz ikimizde
ve
biliyorum her haziran canım yanacak..
Ellerimizi birbirimiz için gömelim, bırak..
3 Haziran 2013 Pazartesi
15 Mayıs 2013 Çarşamba
Herkes kendinden mesuldür dünyası
Zamanın hızının hızlandığı zamanlardayım ve kocaman " herkes kendinden mesuldür " dünyasının başkentinde. Sokakların mutlak içine kapanıklığı, cehennemi garantileyen cennet yüzlüler, bir sürü insan yorgun, bitkin ama marketten satın alınmş gibi aynı gülümsemeler. Kaldırımlar çoktan kıyamet alametleriyle dolmuş. Kıyameti beklemek adettendir fakat insanın kendi kıyameti öldüğündedir bunu unutmak ise kendine yapılacak en büyük zalimliktir. Nereden duyduğumu hatırlamıyorum " her insan kendi kıyametini kendi içinde bulacak " diye bir söz vardı, tabi bunu duyduğumda çok gençtim, içten gülüp geçebilecek kadar. İnsanın zulmetmeyi de sevmeyi de önce kendine yaparak öğrendiğini anlamayacak kadar, dünyanın daha hızlı dönebileceğine inanacak kadar gençtim.
Bu memlekette isimlerini şimdi hatırlayamasam da her sokağın bir adı var, her sokağın başında kusmak için bir köşe. Bazı insanlar bakışlarıyla kusar, bazıları elleriyle ama mutlaka kusarlar. Çünkü gariptir içinde kendi cehennemini taşıyan insanların elleri soğuktur, alevlerini birbirleriyle yarıştırır. Duygularını kendi alevleriyle yakarak içindeki külü nefretle dışarı atar. Gariptir, insan nasıl olur da kendi sonunu böylece üstelik farkında olarak hazırlar. Cehennemini tam bedeninin ortasında isteyerek taşır,ruhundan arta kalan boşluğa kaç melek kaç şeytan sığdırır. Kendi ile arasındaki mesafeyi nasıl kendini tanıyamayacak kadar uzatır, başkalarının zulmünü hatta kendi kıyametini dünya masalını dinleyerek görmezden gelir. Ve asıl nasıl korkularından daha korkunç bir yüz ifadesiyle, yalan söyleyerek, korkak olduğunu gizleyerek gülümseyebilir.
Hadi sende durma ! Nefretini kus, kendine yaptığın zalimliği başkalarına ödet ! Kendi dünyana dokundurmadan başkalarının dünyasını tam ortasından becer. Melekleri, şeytanları, olacakları siktir et ! Kaldırımlar senin, gök senin, toprak senin, dünya göz alabildiğine sadece senin. Aslında ne kadar masumdun dünyanın ninnisi kulaklarına fısıldanmadan önce ama şimdi yaşamak için cehennemini körüklemelisin ! Düşünme, burada herkes böyle, burası " herkes kendinden mesuldür " dünyası, hoş geldin...
25 Nisan 2013 Perşembe
Ulusa Serzeniş vol.1
Yalnızlığımız gerçeği yansıtmıyor. Sır bedenimizin ne tarafında, içimizin mi dışımızın mı yansımasını görüyoruz bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da herkesin bir sır sahibi olduğu, ciğerlerine asfalt dökülmüş, kalbinin kıyılarını doldurarak kara haline geriten şeye dön bir bak. Kendin yüzünden, kendi yüzünü göreceksin..
Bütün derdi kendiyle olan insanları seviyorum ben - ki az insan severim ya da insanı az severim bilmiyorum - Etrafında hiçbir şeye kabahat bulmadan, bütün olanların hesabını kendinden sonrabilen insanları, ben malesef onlardan biri değilim. Olmayı çok isterdim fakat etrafta o kadar sığınacak bahanem var ki kaçıp saklanmak kendime karşı sağlam bi nara atarak " gel lan buraya tipini .. " yüzleşmekten kolay geliyor. Ne yazık, korkunun dibindeki huzura erişecek cesareti bulamamak, üstelik bu kadar sene yaşamışken. Hatta bazen zaman geçsin diye yaşadığını düşünerek yaşamaya çalışmak gibi yapmak gibi bir şeyler düşünüyorum, bir türlü toparlayamıyorum - toparlayabilirsem yakında bir de çok katlı bol aksiyonlu bir hikaye yazmayı düşünüyorum- Kocaman kan bağışı kampanyalarının arasında kan vermeye gidip kanı alınmayan biri gibiyim - hastalık vb durumu olanları tenzih ederim, ilkkez "tenzih" ediyorum çok acemiyim - Yani iyilik yapmak için izin almam gerekiyor, sıradanlaşarak kaybolmayı başarabileceğimi düşünüyordum, sıradanlaştıkça daha çok farkediliyorum. Bu dünya şanssızlara ve normallere göre değil dostum !..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


