25 Nisan 2013 Perşembe

Ulusa Serzeniş vol.1


      Yalnızlığımız gerçeği yansıtmıyor. Sır bedenimizin ne tarafında, içimizin mi dışımızın mı yansımasını görüyoruz bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da herkesin bir sır sahibi olduğu, ciğerlerine asfalt dökülmüş, kalbinin kıyılarını doldurarak kara haline geriten şeye dön bir bak. Kendin yüzünden, kendi yüzünü göreceksin..

      Bütün derdi kendiyle olan insanları seviyorum ben - ki az insan severim ya da insanı az severim bilmiyorum - Etrafında hiçbir şeye kabahat bulmadan, bütün olanların hesabını kendinden sonrabilen insanları, ben malesef onlardan biri değilim. Olmayı çok isterdim fakat etrafta o kadar sığınacak bahanem var ki kaçıp saklanmak kendime karşı sağlam bi nara atarak " gel lan buraya tipini .. " yüzleşmekten kolay geliyor. Ne yazık, korkunun dibindeki huzura erişecek cesareti bulamamak, üstelik bu kadar sene yaşamışken. Hatta bazen zaman geçsin diye yaşadığını düşünerek yaşamaya çalışmak gibi yapmak gibi bir şeyler düşünüyorum, bir türlü toparlayamıyorum - toparlayabilirsem yakında bir de çok katlı bol aksiyonlu bir hikaye yazmayı düşünüyorum- Kocaman kan bağışı kampanyalarının arasında kan vermeye gidip kanı alınmayan biri gibiyim - hastalık vb durumu olanları tenzih ederim, ilkkez "tenzih" ediyorum çok acemiyim - Yani iyilik yapmak için izin almam gerekiyor, sıradanlaşarak kaybolmayı başarabileceğimi düşünüyordum, sıradanlaştıkça daha çok farkediliyorum. Bu dünya şanssızlara ve normallere göre değil dostum !..

10 Nisan 2013 Çarşamba

Tesadüfi Hakikat


      Bütün kapılar kapanır, geçip geçmediğinizi umursamadan, zamanın erimez iradesiyle kapanır. Biz, kafatasının derisini yelken yapan insanlar burnunun pruvasına doğru yol alırken kapanan kapılardan geçemediğimiz için yönümüzü değiştirir, bu işe de seçim deriz. Seçim tereddütten ibarettir halbuki, tereddüt de hakikatin olmadığı yerdeki yanılsamadan..


4 Nisan 2013 Perşembe

Marty Mcfly çaresizliği

Bazen kendimde Marty Mcfly çaresizliği hissediyorum.Zamanın geçmişinde yapılan bir hamlenin Mcfly ailesini tarihten yavaşça sildiği sahnelerin aksine,benim durumum şu andaki seçimlerimin beni gelecekten silmesine  dayalı sanki...


Ne bileyim,insanların,kurumların çılgınlar gibi vesikalık fotoğraf aldığı şu dönemde;ben vesikalık fotoğraf çektirmemeye direnip; bilgisayardan ya da facebook'tan bulduğum fotoğraflarımın kafasını kesip 1 liraya ozalitçiden çıktı alıyorum.Gökyüzünden arka fon,Umut Sarıkaya deyişiyle 'O kadar yıl Tibet'te kaldım,hala Serdar Ortaç'ın -herşeyin farkındayım,bu durumdan memnun değilim yüz ifadesini' ve her pikselinde İzzet Yıldızhan netliğini hayal edebilirsiniz vesikalık fotoğraflarımda.Hal böyle olunca fotoğrafı çıktı alan ozalitçi abiyle  aramda ister istemez  ifadesi şuna benzer bakışlar silsilesi oluşuyor:

Offff...dedi. Ne oldu? dedim 
Hiiiiiç, dedi.
Herşeyi bırak gel benimle, dedi.
Olur mu? dedim.
Topu topu bi tabak fazla koyarız soframıza, dedi.
Olmaz, dedim. 
Neden? dedi. 
Aynı tabaktan yeriz, dedim. 
Bir daha sevdi... 


Neyse,nasıl buralara geldim hiç hatırlamıyorum.Sadece birkaç kelime yazıp gidecektim,şiirin içine etmek gibi bir amacım ise hiç yoktu. 
Fotoğraftan daha fazla silinmeden;hoşçakalın.

22 Şubat 2013 Cuma

18 Şubat


     Çok yorgundum, ellerim kirli, üstelik yaşımda küçüktü hatta Haydarpaşa garında tek başımaydım. Tren bekliyordum, gören trene meydan okuyorum zannederdi. Ah ulan diyordum ah ulan, sizin sevgililer gününüz, cart gününüz curt gününüz varsa benimde koca yalnızlığım var, doğum günüm var. Ben tek, siz hepiniz ! Haydarpaşa garındaydım, tren bekliyordum, sanki tek bekleyen benmişim gibi, sanki tren benim istediğim yere gitmekle mesul gibi. Kimse birbirini tanımıyordu ve elimde sadece bir pazartesi günü vardı yakıp ısınabileceğim. Aylardan şubattı üstelik 18. günü..

     Uzun zaman olmuştu dünyada park halindeydim, zaten beni park edenin de hatalı park ettiğini düşünüyordum. Park cezalarından ne camım kalmıştı ne sileceğim. Üstelik bu dünya üzerinde ziyadesiyle göt oğlanı ve bir o kadarda sefil vardı, yani hangi tarafta olursam olayım fazlaydım. Bir banka oturup delirme sıramı beklemekten başka şansım olmadığı kanısındaydım ve hala tren gelmemişti. Herhangi bir banka oturup tren beklermiş gibi yaparak delirmeyi beklediğimi kimseye çaktırmadan beklemek gibi bir şey yapmak istiyordum, bütün bu yaşayanlara ben de yaşıyorum diye bağırmak için, o trene binebilmek için delirmeliydim.

     Çünkü o tren belki de gelmeden birkaç istasyon önce müstakbel sevgilimi indirmiş tanışma şansımızı ihraç fazlası mal gibi sokağa düşürmüştü, belki iş toplantısına giden memur olmak zorunda kalmış bir şairi işine daha çabuk yetiştirmeye çalışıyordu. Hatta belki " bir at, bir ata bütün krallığım " diyebilecek bir  yavşakla aynı trene binmek üzereydim, ihtimaller daha kötüleri üzerinden doğuyordu. Korkuyordum modern insan yapısı bulaşıcı olabilirdi, telaş kalabalık içinde saatli bir bomba - ki saatin kaç olduğunu bilmiyordum- , umursamazlık televizyonlarda çok acıklı bir dizi sahnesi görene kadar geçici körlüğe, geçici körlük geçici şeylere aldanmaya yol açabilirdi. Hatta şu an meteor düşebilir, beklenen kıyamet kopabilir ya da karısından ayrılan bir adam cinnet geçirip hepimizi vurabilirdi.  Gece ikiye bölünebilse birini çalardım, korkuyordum bu kadar aydınlıkta beni farkederler diye. Fakat gece ikiye bölünemez, parçalanamaz, çalınamaz işte sırf bu yüzden bana bir bank gerekiyordu ve trene binebilmek cesareti için birazcık delirmek.  Sonra da banktaki eşkalimi tebeşirle çizerek alt kümelerinde bir daha delirmek. Aylardan şubattı, üstelik 18. günü..

11 Şubat 2013 Pazartesi

Mütemadi Lakırdılar 7


     İki elini de masaya vurup bira bardağını devirmeden önce, haftalardır randevu koparmaya çalıştığım kızı sonunda bir şeyler içmeye ikna etmiş, kızı güldürmek için aklıma gelen türlü saçmalıkları anlatıyor, aklında iyi vakit geçirdiğine dair izler bırakmaya çalışıyordum. " Demek buradasın " diye bağırdı ,bardak devrilmesine rağmen yarattığı şok dalgası masadan kimsenin kalkmasına izin vermiyordu. " Beni beğenmiyorsun ama bu kevaşeyi  hayatına sokacaksın öyle mi ? Peki neden, benden daha mı güzel, çok mu zeki , çok mu iyi sevişiyor, daha mı kıvrımlı bir kalçaya sahip ? Neden ! ". Gözlerinden saçılan karanlık yüzünden kimse birbirini göremiyordu, kör olmuş bir şekilde " ama ben .. " diyebildim.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Bananormal Activity

Özür diliyorum.
Uzun yoldan geldim.Tüm yol boyunca verdiğim kararları,yaptığım seçimleri ve obsesif kişiliğimi düşündüm;ikili koltuğa uzanmış,botların içinde sıcaktan pişmiş ayaklarımı cama yapıştırırken.İnsan verdiği her karardan pişmanlık duymamalı.En basitinden şu ayağımdaki 50 kiloluk botları,sırt çantamda taşıdığım senaryosunu düşledim,botların ayak topuğuma yapacağı döndürme etkisini ve beni bir kaplumbağa gibi sırtüstü devirip sonsunza kadar öyle kalacağımı falan.O halde yeni insanlarla tanışma çabalarımı:
-Hey,ben burdayım.!

-Normalde şu her penceresinde farklı perde olan evde yaşıyordum.Yani devrilmeden önce.

Burada,sırtüstü devrilmiş verdiğim kararlarının tamamının takıntılı kişiliğimden kaynakladığını düşünüyordum.Markette alışveriş yaparken çukulataların yüzey alanlarını hesapladığımı,bu alana düşen antep fıstığı sayısının o andaki en önemli seçim sebebim olduğunu.Bir gün, soğutucu dolapların en arkasında saklanmış,en taze ürünleri alırken,akıma kapılıp öleceğimi...
Kendimi tam olarak şu 23 numaraya takıntılılar gibi hissediyorum.Benden korktuğunuzu biliyorum.
Tüm anlatılanları unutun,şu sırtüstü devrilen kaplumbağa hikayesini falan da.Tüy kadar hafif yazlık ayakkalarımı değil de 50 kiloluk botları giymemin fizikle ya da matematikle pek ilgisi yoktu.Sadece İstanbul alabildiğine yağmurluymuş,hava durumunda öyle diyordu en azından.Çoğu zaman verdiğimiz kararların da sebebi basitti.Afrika'da bir kelebeğin kanat çırpması,İstanbul'da fırtınaya neden olabilirdi mesela.
Özür diliyorum.Tüm yol boyunca 42 numara botlarımın tabanını izlettiğim ineklerden.Ve özür diliyorum -bu yazıyı okumaktan yapacak daha iyi  milyon tane seçenek varken-size bunu okutuğum için...

15 Ocak 2013 Salı

Üst Yazılı Filmler-1

Benim filmlerim daha güzeldir,seninkiler güzel midir derken şöyle bir oyuna giriştik arkadaşımla.Oyunun kuralları basitti.5 'er film seçtik birbirimiz için ve oturup birlikte izledik.Film bitince de film hakkında tek kelime konuşmadan,hissettiklerimizi,düşüncelerimizi ve filme verdiğimiz puanı bir kağıda yazıp bir kutuya attık.En önemli kural da tüm filmler bitmeden kağıtları açıp okumamaktı.Filmlere verdiğimiz puanları bilmemek,daha adil puanlama yapmamız için önemliydi.Tüm filmler bitene kadar yorumları okuyamamak zor olsa da ,yorumları okurken ve filmler hakkında konuşurken epey eğlendik biz.

Bloğu açtığımızdan beri film tanıtım yazıları yazmak istiyodum ama bu iş pek de bana göre değil.Sonuç olarak izlemek için yeni filmler arıyorsanız yazının devamı hoşunuza gidebilir:

31 Aralık 2012 Pazartesi


Siz de seversiniz belki..

18 Aralık 2012 Salı

El Altından Notlar



I  

   Evet.. Canımızın yandığı da görülmüştür, sevinçten duvar üstünde tek ayak yürüdüğümüzde. Çok yanlış zamanın çok yanlış mekanla aynı anda tenimize dokunduğu da olmuştur. Zamanı durdurmayı nefesimizi tutarak başarabileceğimizi kaç kere düşünmüşüzdür kim bilir. Lakin insan ancak kendi zamanını tutabilir, asıl mesele neyi tutmak istediğindir. Zamanı mı, zamanı durdurabileceğine inandığın elleri mi ? Aşığın zamanı geç işler demişti ama kim hatırlamıyorum, zaman sadece aşık olduğunda bileğinde değil de damarlarında gezer..

II

Tamam biliyorum sakinlik daha doğrusu bu kadar durgunluk bana pek yakışmıyor ama son zamanlarda durum bundan ibaret. Çünkü etrafta çok " son " lafı dolanıyor, haberleri açıyorum 21 aralık hikayesi, etrafıma bakıyorum insanların bir şeyleri beklemekten vazgeçmiş haller..  Aslına bakarsan dilimde tüy bitti şunu söyleye söyleye ama tekrar söyleyeceğim insan kendi kıyametini kendi koparır, bak cidden var o güç içinde. Sonunu sen getirirsin, istersen dört nala giden bir beygir gibi, istersen her saniyeyi parmağınla sayarak. Yaşadığın, yaşayacağın her şey senin elinde, el önemli, ele özen göstermeli..

III

Aslında merak ediyorum kaçınız kasetlerin üzerine pamuk tıkayıp teyplerle kendi sesinizi kaydetme keyfine erişebildiğinizi. Masum çocuk sesinizi bilmem kaç sene sonra hayatın getirdiği zorluklara ya da türlü dalkavukluklara maruz kalan sesinizle dinlediğinizde neler hissettiğinizi. Bu keyfe erişeniniz var ise aslında elinizde tuttuğunuzun çoktan kaybettiğiniz masumiyetinizin ispatı olduğunun farkına varmış olmalısınız. Zaman senden ne alır ya da ne verir aslında pek önemli değil, gidenin zaten geri geldiği görülmemiş. Biz sadece kaybettiklerini anlayabilen varlıklarız o kadar, çok şey istemeyelim kendimizden. Ve hepimiz aslına bakarsan birer teyp kasetiyiz, tek farkımız bizim kayıt işlemimiz bittiğinde pamuk tıkanır. İşte sırf bu yüzden bile elinizde öyle bir kaset, fotoğraf ne bileyim bir video kaydı  varsa kıymetini bilin, insanın geçmişi avucunun içine sığacak kadardır. Avucun da anladığın kadar, elin her yere uzanır aslında yeterki elini uzatacağın yeri bil..

12 Aralık 2012 Çarşamba

İstasyon monoloğu


        Bir tren kaç adam eder, ya da istasyonları sığınak yapsak mesela. Mesela bazen düşünüyorum da bütün yollar demirdendir ama bazılarına peygamberler iner. Sonuçta hepimiz birer ölümlü adayıyız. İşte sadece bu yüzden bile insana dokunmak istiyorsan boşluğundan değil olanından tutacaksın. Çünkü ne kadar yaşayacaksan hep bir şeyler bir türlü olmayacak. Trenler kaçacak, vapurlar kaçacak, zaman kaçacak illaki, elinde tuttuğun elin kıymetini bilmek elin hassasiyetiyle alakalı, kaçacak olanı durduramazsın. Ve neticede " her şey naylondan" ise hakikaten sigara içmek cidden tehlikelidir.

27 Kasım 2012 Salı

Yabancı


Geçenlerde karşıma nerden çıktığını henüz kestiremediğim yazılarıma rastladım,şöyle 5-6 yıl öncesinin.Tek kelimesini hatırlamıyodum ama ben yazmış gibi hissettim okuyunca.Öyle olmaz mı çoğu zaman.Geçmişte bıraktığınız bir yaşam,artık size ait değildir.
Sonra kitaplar okursunuz,kendiniz yazmış gibi hissedersiniz.Öyle 5-6 yıl öncesine ait de değil üstelik,belki yüzyıllar öncesine aittir.Ölümsüz olduğunuz aklınıza gelir.Ya da yüzyıllar önce doğmuşsunuzdur,yaşamışsınızdır,yazmışsınızdır,ölmüşsünüzdür,unutmuşsunuzdur ve yeniden doğmuşsunuzdur.Yıllar önce adınız Oğuz Atay’dır ve şunları yazmışsınızdır:
‘Üç çeşit meslek varmış;mühendislik,doktorluk bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks’tan bahsetsem kim bilir ne der?Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray’lik yaparım bir süre.Sonra beni Lord Henry’liğe terfi ettirirsiniz.Masrafı neyse veririm.Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum.Bu çocuk ilerde büyük adam olcak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil…’
 Camus olmuşsunuzdur insanlar sizin hayatınızı tayin ettiğinde,sözünüz yoktur,yalnızca kendi kendinizi izliyormuş hissine kapılırsınız; 'yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu.'
 Bir gün Kafka,Pavase ya da Pessoa olmuşsunuzdur.Hatta yazdıklarınızla karşılaşmadıkça kim olduğunuzu bile hatırlamışsınızdır ama yazılmıştır onlar,siz bulsanız da bulmasınız da.Kendinize söylemeye cesaret edemeyeceğiniz şeyleri yazmışsınızdır Svevo olup: 'Düşündüğümde,kendimden ve geleceğimden umut kesmek için babamın ölümünü beklemiş olmam bana öylesine garip geliyor ki,şaşıp duruyorum..
 5 yıl önce ya da 500 yıl önce yazmanız bir şeyi değiştirmez.Yazdığınız her şey olduğunuz değil olamadıklarınızdır.Olamadığınız kişilerdir.Aslında siz aynı kişisinizdir hep,adınızın önemi yoktur.

Fırsat verilseydi ben,’ben’ olabilirdim.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Fehimsiz Vol : 2

- Hikayenin ilk kısmı :  Fehimsiz Vol : I -


Merdivenlerden ağır ağır çıkarken sessizliği bozan tek şey, hareket sensörlü apartman lambalarının her katta açılıp kapanırken çıkardığı tok ses, kafasının içinden geçen düşüncelerin dağılmasına yetmiyordu. Galibi belli olmayan bir savaştan az yara çok anı edinerek firar etmiş gibi neredeyse adımlarını kaldırmadan kapıya doğru yürüyordu. Eğer apartman lambaları ve kapı önündeki çöpü karıştıran kedilerin çıkardığı sesler olmasa kendi bile yürüyüp yürümediğine emin olamayacaktı. Kafası o kadar ağırlaşmıştı ki kendi evi olduğuna emin olmak için sadece kapının girişine bakabildi. Önünde durduğu kapının evine açılmasını çok istiyordu bu yüzden kötü ihtimallere karşı anahtarını ağır ağır taktı kilide. Alkollü olsa şu an çektiği  işkenceyi hatırlamayacak hatta kim bilir kimin evinde olacaktı. Fakat bu gece perşembeydi, kanında sadece - hiç sevmediği - kendi kanı geziyordu ve evinde uyumak zorundaydı. Kilidin açılma sesiyle kafası biraz hafifledi çünkü en zor olanı bitmişti, evindeydi artık, şimdi sadece duşa girip ılık suda aklından geçen herşeyi yumuşatması gerekiyordu uyumak için. Duştan yine nemli saçlarıyla çıktı, çocukluk alışkanlığı. Yatak odasına doğru hiç ışık açmadan yürüdü, üstüne rastgele birşeyler geçirip yatağa uzandı. Eşinin yanına kendi yatağına, normalde olsa ya oturma odasındaki koltuğun üzerinde ya da başkasının evinde yatıyor olurdu ama bu gece diğer gecelerden -anlamsız bir şekilde - çok daha ağırdı. Bu ağırlığı sanki sadece kendi yatağının kendi tarafı kaldırabilirdi. Yatağa uzanıp ellerinden birini kafasının altına koydu, gözlerini tavana dikti, "nasıl olurda bu kadar yabancı gelebilir bir insana karısının yanı, kendi yatağı " diye düşündü. Düşündükçe yoruldu, yoruldukça aklındaki herşey birbirine karıştı, zaman yavaşladı, oda biraz daha karardı ve gözleri kapandı.

11 Ekim 2012 Perşembe

Sevmek meselesi


        Bir türlü içime sinmeyen zamanlardayım  çocukluğumdan beri bu zamanlar hep bir durgunluk halidir sürer.  Nasıl yazasım yok anlatamam ama söylemek istediklerim var, keşke burada olsanız da anlatsam yazmak yerine. Madem hepinizle aynı anda sohbet etme imkanım yok, baş ağrımı masanın üzerine bırakıp başlıyorum oradan buradan konuşmaya. Velhasıl çok tutarlı konuşmayabilirim çocukken en sevdiği oyunun saklambaç olup bir  türlü cüssesi müsaade etmediği için saklanamayan birinden tutarlılık beklemezsiniz sanırım zaten. Ki hala severim saklambacı bu sefer de maçam yemez.

23 Eylül 2012 Pazar

Mütemadi Lakırdılar 6


       Havanın birden nasıl bu kadar soğuduğuna anlam veremezsiniz, nasıl bu kadar sert estiğini rüzgarın birden. Yaktığınız sigaranın yarısını sizin, diğer yarısını esen rüzgarın içmesine sadece sigaranın ömrü kadar lanet edersiniz. Hatta biraz daha dikkatli dinlerseniz o rüzgarın çok uzaklardan sesleri kulağınıza dokundurarak devam ettiğini bile farkedebilirsiniz. Çünkü farklıdır yaşlı bir ağacın sesiyle yeni bir dalın sesi, sokak kedileri ya da çocukların ayak sesleri, dinlerseniz anlarsınız. Bunların hepsine eğer sigara içmek için kedisi bol bir sokakta, apartmanın önünde, bir sonbahar günü oturursanız şahit olursunuz.

11 Eylül 2012 Salı

No Pasaran !

* Baştan uyarayım içimi dökmek istedim ama pek becerebildiğimi düşünmüyorum o nedenle sıkılabilirsiniz

       Her insanın kendine ait sessizlikleri vardır, kötü günler için sakladığı. Olur da cevap veremeyeceği bir soruya denk gelme korkusuyla ya da hüznün kol gezdiği diyarlarda çıt çıkarmama dikkatiyle. Gecenin bir yarısı kendini sokağa atmana sebep olacak sessizlikleri vardır insanın, ne yapacağını yine sessizce düşünmesini sağlayan. Kaç şehirde sokak lambaları aynı zamanda sığınak olarak kullanılır bilmiyorum ama benim şehrimde her sokak lambasının altında bir sessizlik ve muhtemelen aynı dudaktan çıkma birkaç izmarit gömülüdür.  Ki insan başı olan herşeyin illaki nihayete ulaşmayacağını büyüdükçe anlıyor, işte o zaman " olsun " demek bi hayli ağır geliyor.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Bisiklet Mafyası

        Ramazan ve bayramı günleri tersten yaşayarak geçiren bu şahıstan hepinize selamlar blog ahalisi, günleri tersten yaşayınca insan yazı yazacak enerji de kalmıyor haliyle. Bu nedenden dolayıdır ki blogumuz bu ara sessizdi bundan sonra eski haline döner diye umuyorum. - Konuya bir türlü giremeyen yazar işkencesi yaşıyorum şu anda - . Hazır lafı geçmişken okuyucu, blog olarak geçmiş bayramını kutluyor, geçmiş bayramlarından öpüyoruz. Çünkü nerde o eski bayramlar azizim ! Bu sene hiçbir velet kapıyı vurmadı mesela, elimde şekerle ne kadar da heyecanlı bekliyordum oysa. Çocuklar gelecek, kapıyı vuracak hepsine şeker dağıtıp içlerinden en asosyal olana diğerlerinden fazla verirdim her sene ama bu sene ne gelen var ne giden !

13 Temmuz 2012 Cuma

Acemi faninin edebi anları

temmuzu üstüme almış düşünüyorum,
yağmur kopsa sağır kalabilir aklım,
düşünüyorum güneş düşecek elbet
gölgeler masala karışacak
sıyrılarak sokaklardan,
uyuyacak koca adamlar, biz daha da güzelleşeceğiz,
bahçeler çocuklara, çatılar martılara
rüzgar ağaçlara kalacak,
düşünüyorum gözlerim aktı akacak..


vazgeçmemişken daha
göğe bakardık, ayın aydınlık yüzü kadar
parlak yüzün,
bulutlardan Zülkarneyn inerdi,
bir ortancanın metabolizmasında
seni seviyorum diyebilmeyi düşlemiştik
ve vagon dolusu güvercinler,
ki bilirdik ayaklarımızın altına
yanlış gömülmüş bir hüzün,
buza kesince nefesimiz eve dönmek için gereken
deha..


düşünüyorum, kaldırımlar boyunca
herkes kemiklerimden ladese yelteniyor,
yolu hayvanat bahçesine düşen
kedi gibi düşünüyorum Rabbim
faniyim ve bu bana ağır geliyor...

5 Temmuz 2012 Perşembe

Son

...Herşeyin bir sonu olduğu duygusuna insan en çok o sona yaklaştığında teslim oluyor ve o duygu bedenine öyle bir sarılıyor ki  debelenmenin nafile olduğuna hiç debelenmeyi denemeden ikna oluyor insan. Yaptığın hataların kusursuz pişmanlığı, yaşadıklarının ihtişamlı yorgunluğu ve dudak kenarından dökülen bir sürü yalan işte tam o an sözleşmiş gibi kaburgalarınla midenin arasındaki kurtarılmış bölgeye oturuyor. Yani şimdiki gibi, bu katlarının sayısını bilmediğim hastanenin insan gözüyle görünmeyen karanlığında, ameliyat gömleğiyle uzandığım yatağında sonu saç diplerimde, kasıklarımda, omur iliğimde hissediyordum. Balkon kapısının açık kaldığını perdenin havayla dolup boşalmasından farkettim. Bembeyaz perde dalgalandıkça dışardaki ışıklar yatağıma vuruyor fakat perde bütün ışıkları kendi beyazlığında eritip odayı daha fazla karanlığa gömüyordu. Yatağımdan doğrulup açık kapıya yürürken rüzgar parmaklarımın arasında dans ederek, bileklerime dolanarak boynuma kadar çıktı. Kaçınılmaz bir son gibi bütün vücudumun karşı çıkmasına rağmen balkondayım artık. Gözlerim kocaman gökdelenlerin ışıklarına asılmış, çok yüksek bir katın balkonunda mükemmel sessizliği dinliyorumdum.

29 Haziran 2012 Cuma

Waffles or Pancakes

     Bu sabah uyandığınızda kaçınız güzel bir şarkıyla gözünü açma şansına eriştiniz bilmiyorum ama emin olun çok keyifli. Şu lanet sıcağa karşı serinleten şarkılar da var - hepiniz biliyorsunuz zaten bu şarkıyı, yazının sonuna koyacağım - Aman sıcaklar aldı başını yürüyor, beynim buharlaşa buharlaşa leblebi kadar kaldı, gölgede 1500 derece, aman Yarabbii ! tatavası bi kenara, serinleten şarkılar olduğu kadar bu sıcakta iyice bunaltan insanlar da var. Hani bilirsiniz kızgın çöllerden serin sulara atlar gibi atlayıp kafa göz dalasınız gelir de medeniyet denen illetten çekinirsin babandan çekinir gibi ! Bu  nev-i şahsına münhasır arkadaşların ortak özelliği konuşmalarıdır, sürekli konuşurlar herşeyden, bıkmadan usanmadan, Ronaldo'nun şutundan tutun kornişlerin nasıl takılacağına kadar. Tipik tepkidir işte onlar konuştukça sen uzaklaşırsın, giderek olduğun masadan astral seyahat yoluyla ruhunu tatile gönderir, bedenini otomatik pilota alıp sürekli kafa sallamasını sağlarsın. Hadi gevezeliği bir karakter özelliği sayalım da özentiliği ne yapacağız.

24 Haziran 2012 Pazar

saçlarını toplama çünkü

Bir gece kadar uzaksın
ve biz birbirimize ayılıyoruz
çocuklar bonibon şekerleriyle muhattab,
güneşe düşeş geliyor hep tokatlarımız
yakıyor  avuçlarımızı,
camdan sarkan kuşlar mor
kediler rengarenk
ve bulutlar,
birbirimize kanmamalıyız !


boylu boyunca uzanıyorsun uykuya
iliklerimden geçerek
iliklerinden çıkıyor düğmelerin,
sinegoglar patlıyor içimde 
din ve devlet işleri karışıyor,
artık kimse laik değil,
hatta birazdan polisler gelir
seni sevdiğim için tutuklanabilirim
ki bu hiç adil sayılmaz 
seni kim görse sevebilir..


hem kanıtlamaz mı bizi 
kaburgalarmızdan yaptığımız surlarımız,
ama şimdi sen uyu
Rabbim kızmasın,
ben omuriliklerimden papatya falı bakacağım
hem sen hala bir gece kadar uzaksın...